TARİHSEL BİR ARKAPLAN DENEMESİ
1980’de askeri darbeyle kurulan Türk-İslamcı Devletin iki amacı vardı. Sendikaları kapatıp Türkiye’yi neoliberal dünya ekonomisine eklemlemek ve sol hareketi tamamıyla bitirmek. Esas olarak iktidarda, sağ Kemalist, NATO’cu ve Türkçü kanat olacak, İslam da toplumun dönüştürülmesi için kullanılacaktı. Ancak neoliberal politikalar sonucu halk yoksullaştı, ekonomik tercihler orta vadede önemli bir yoksullaşmaya neden oldu. Bunun üstüne bir de Kürtlerle savaş tercih edilince ekonomi tümüyle batağa girdi. Rejim tüm meşruiyetini kaybederken, İslamcı parti ve tarikatlar, şehirlere göç etmiş yoksul halkın oylarını toplamaya başladı ve iktidara geldi. Bunun üzerine 28 Şubat 1997’de İslamcılara operasyon çekildi. Ancak bu İslamcı hareketin gücünü kırmak yerine daha da güçlenmesine sebep oldu. 12 Eylül rejimi ekonomiyi krize soktu ve iktidarda kalma şansını kaybetti.
1999’da uluslararası güçler ve temelde ABD, Abdullah Öcalan’ın teslim etti ve rejimin restorasyonunu talep etti. Ancak Türkçü kanat bu süreci de yönetemedi. Ayrıca 1991’de Körfez Savaşı’ndan sonra ABD, Irak Kürdistan’ını uçuşa yasak bölge ilan etmiş ve himayesine almıştı. Bu durum Ordu’da, ABD karşıtlığının gelişmesine ve Avrasyacı arayışların başlamasına neden olmuştu. 12 Eylül 1980’den itibaren desteklenen rejim, ABD için bir sorun haline gelmeye başlamıştı. Kemal Derviş ekibi ekonomiyi rayına oturtsa da Türkçü kanadın partileri artık toplumun rızasını alamıyordu. Ortadoğu’da yeni operasyonlara hazırlanan ABD, bu süreçte AKP’yi ve “ılımlı İslam” projesini destekleyerek iktidara gelmelerini memnuniyetle karşıladı. Böylece 12 Eylül’ün aparatı olarak düşünülen İslamcılar iktidarı ele geçirmiş oldular. 2010 yılına kadar, orduyu ve yargıyı büyük oranda eline tutan Türkçü kanatla yeni İslamcı koalisyon (AKP- Gülen Cemaati- Menzil ve diğer tarikatlar) arasında kapışmalar yaşandı. Bu yıldan itibaren Türkçü kanadın ordu ve güvenlik bürokrasisi ayağına büyük bir operasyon başlatıldı ve tasfiye süreci işletildi. Tasfiye sürecini büyük oranda, bürokrasi ve orduda kadroları bulunan, aynı zamanda yargıyı da ele geçirmeye çalışan Gülen cemaati gerçekleştirdi. Ancak İslamcı koalisyon kendi arasında kavgaya tutuşunca işler değişti. Çatışma tüm çabalara rağmen durdurulamadı ve Gülen Cemaati, Erdoğan ve ekibini tasfiye etmeye kalktı. Sonuçta Erdoğan ve ekibi Türkçü kanatla iş birliği yaparak Gülen cemaatini tasfiye etmeyi başardı. Türkçü kanat, muhtemelen Gülen Cemaatini çok daha tehlikeli bulduğundan, Erdoğan’la iş birliği yapmayı doğru buldu. Erdoğan 2015 seçimlerinden sonra iktidarı kaybetmek üzereyken MHP devreye girdi ve Erdoğan ile ekibini yeniden iktidara getirdi.
AKP- MHP ittifakıyla şekillenen bu yapının daha geniş bir koalisyonun ürünü olduğunu söylemek gerekir. Bir taraftan son otuz yılda güçlenen İslamcı burjuvazi, diğer tarafta Cumhuriyet’in inşa ettiği seküler devletçi burjuvazi de koalisyonu destekliyordu. Gülen cemaatinden boşalan kadrolar da daha önce tasfiye edilmeye çalışılan Türkçü kadrolar tarafından yeniden dolduruldu. Devlet bürokrasisi, ordu, polis ve yargı, Türkçü ve Erdoğancı kadrolar tarafından paylaşılarak tahkim edildi. Türk-İslamcı rejimin iki temel meşruiyet kaynağı vardı. Birincisi Erdoğan’ın karizmatik liderliği ve sandıktan aldığı oylar, ikincisi Kürtlerle yürütülen savaş ve buradan üretilen terör retoriği. 2016’da Erdoğan’a göre “Allah’ın bir lütfu” olan Gülenci darbe girişiminden sonra yeni ittifak kendisini kalıcı kılmak için olağanüstü hâl rejimine geçti. 2017 yılında yapılan referandumla Başkanlık sistemi kuruldu. Erdoğan “verin yetkiyi görün etkiyi” diyordu. Ancak görülen etki, en azından halk açısından pek de pozitif değildi. Ekonomi her geçen gün kötüye gidiyordu ancak Erdoğan, karizmatik liderliği ve terör retoriğiyle, iktidarda kalabilecek kadar bir çoğunluk elde edilebiliyordu. Basının çok büyük bir bölümü rejimin elinde olsa da ekonomimin durumu rıza alanının genişlemesini engelliyordu. Rejim, en azından yüzde 55-60’lar civarında bir rıza inşa etmeye çalışıyordu ancak bunu başaramıyordu.
2023 seçimlerine gelindiğinde, Türkçü kanadın Erdoğan’ı terk edip etmeyeceği ciddi ciddi konuşulmaya başlandı. Erdoğan ve AKP hala yüzde 30-40 civarında bir oya sahipti ancak yüzde 51’i bulması imkânsız gibi görünüyordu. Türkçü kanadın rejimde bir restorasyon isteyebileceği hatta Erdoğan’dan kurtulmayı planladığı konuşulsa da durum böyle olmadı. Türkçü kanat Erdoğan’la devam etme ve Türk-İslamcı rejimi tahkim etme kararı aldı. Devletin tüm imkanlarının seferber edildiği, muhalefetin hata üstüne hata yaptığı, tümüyle eşitsiz koşullarda ve bin bir dolabın döndüğü bir ortamda yapılan seçimleri Erdoğan ancak yüzde 52 ile kazanabildi. Her şeye rağmen bu oran Türk-İslamcı rejimin devamı için yeterliydi ancak ekonominin durumunun derhal düzeltilmesi gerekiyordu. Ekonominin düzelmesi aslında temelde iki şeye bağlıydı, birincisi kamu kaynaklarının talanından vaz geçilmesi, ikincisi savaşa ayrılan kaynakların azaltılması. Ancak bu yol tercih edilmedi. Seçimden sonra ekonominin başına geçirilen Mehmet Şimşek’in programı sadece yoksullaşmayı derinleştirdi ve rejimin toplumsal desteğini iyice azalttı. Bu aşamadan itibaren Türk-İslamcı rejim için tek yol kalmıştı, elinde bulunan yüzde 30- 40’lık tabana dayanarak daha otoriter bir rejime geçmek ve muhalif cenahı tümüyle baskılamak.
2024 yılında yapılan yerel seçimlerde AKP’nin aldığı yenilgi, rejimin meşruiyetini sorgulatacak kadar önemliydi. CHP birinci parti olmuş, AKP tarihinde ilk kez ikinci parti konumuna düşmüştü. Ancak Türk-İslamcı rejim için başka bir tehlike daha belirmişti. Yoksulluğa sürüklenen alt sınıfları, yaşamları her geçen gün kötüleşen orta sınıfları, gençleri ve Kürtleri birleştirebilecek bir Cumhurbaşkanı adayı ortaya çıkmıştı. Ekrem İmamoğlu hem toplumun çok geniş bir kesimin desteğini alabiliyor hem de açıkça Erdoğan’ın iktidarına meydan okuyordu. Hakkında davalar açılan ve ceza verilen İmamoğlu geri adım atmıyordu. Muhtemelen uyarıldı ve işine bakması söylendi. Bunu dinlemeyince hakkında yeni soruşturmalar başlatıldı. Esenyurt Belediye başkanı Ahmet Özer tutuklandı ve yerine kayyum atandı. Adım adım İmamoğlu’na yaklaşıldığı konuşuluyordu. Diplomasının iptal edileceği hatta tutuklanacağı dile getiriliyordu. Ancak CHP ve İmamoğlu geri adım atmadı. CHP, İmamoğlu’nun adaylığını erkenden açıklayarak yeni bir süreç başlattı.
Türk-İslamcı otoriter rejimin devamı için artık yeni bir döneme geçmek zorunluluk haline geldi. İmamoğlu’na büyük bir yargı operasyonu çekildi ve tutuklandı. Öyle anlaşılıyor ki bundan sonra muhalif siyaset, basın, sendikalar ve tüm toplumsal muhalefet üzerindeki baskılar arttırılacak. Türk-İslamcı rejimin, seçimlere dayalı bir sistemde, yüzde 30-40 bandında bir destekle ve İmamoğlu gibi toparlayıcı bir lider figürü karşısında iktidarını sürdürmesi artık mümkün değil. Kaldı ki yaşanan yoksullukla bu desteğin düşme eğilimine girdiği de görülüyor. Bu rejimi sürdürebilmenin tek yolu, toplumsal muhalefeti baskılayıp dağıtmak, seçimleri ve seçime katılacak adayları tümüyle kontrol etmek ve yarım yamalak uygulanan demokrasiyi tamamen tasfiye ederek göstermelik seçimlerden ibaret bir diktatörlüğe geçmekti. Bugün yaşananlar, Türkiye’de, 12 Eylül darbesinden itibaren yürütülen, zaman zaman otoriterleşip zaman zaman esneyen yarı demokratik yapıyı tasfiye ederek bir diktatörlüğe geçişin göstergesidir.
Türk-İslamcı rejim bunu başarabilecek iç dinamiklere sahiptir. Devletin tüm kademeleri Türk-İslamcı asker ve sivil bürokrasinin kontrolündedir. Yüzde 30-40’lık bir taban diktatörlük kurmak için yeterlidir. Burada temel sorunlardan biri, uluslararası güçlerin bu tercihe yaklaşımı olacaktı. Ancak oradan da olur alındığı görülüyor. En azından rejim, yaptırımları da içeren ciddi bir karşı çıkışın gelmeyeceğinden emin. ABD’de Trump’ın iktidara gelmesi rejimin elini rahatlattı. AB’nin tamamen güvenlikçi bir konsepte yöneldiği bu dönemde, Türkiye’nin önemi arttı ve oradan da kayda değer bir tepkinin gelmeyeceği anlaşılıyor. Colani gibi İŞİD artığı, dünyanın gözü önünde Alevi katliamı yapan bir cihatçıyla anlaşan Avrupa, Türkiye’deki diktatörlükle çalışmaktan imtina etmeyecektir. Ekonomi ve uluslararası sermayenin tepkisi önemliyse de sermaye bir ülkeye yatırım yapmak için demokrasi aramaz, aradığı şey istikrardır. Türk-İslamcı rejim istikrarlı bir diktatörlük kurmayı başarırsa, hiç çekinmeden Türkiye’yi destekleyeceklerdir. Uzun zamandır Türkiye’den uzak duran, kalıcı ve büyük yatırımlar yapma potansiyeli olan sermaye muhtemelen durumu ciddiyetle izliyor. Rejimin bu noktada elini çabuk tutması ve istikrarı sağlaması gerekiyor. İngiltere sermayesiyle pek içli dışlı olan Mehmet Şimşek bu darbenin tam da ortasındadır. Ama şu aşamada soru tam da budur. İstikrarlı bir diktatörlük inşa edilebilecek mi?
Şurası unutulmamalı ki Türkiye, göstermelik seçimlerin yapıldığı diktatörlükler gibi -Rusya, İran veya Venezüella- büyük doğal zenginlikleri ve kaynakları olan bir ülke değil. Ayrıca sokağa çıkan kitlelerin her geçen büyümesi, istikrarlı bir diktatörlüğün kolayca ve kısa sürede kurulamayacağını gösteriyor. Yoksulluğun dibini görmeye başlamış alt sınıflar, giderek yoksullaşan orta sınıflar, tüm umutlarını yitirmiş gençlik ve hiçbir talebi karşılanmadığı gibi katliamla tehdit edilen Kürtler, ülkenin çoğunluğunu oluşturuyor. İmamoğlu’nun gözaltına alınmasından sonra yaşananlar, istikrarlı bir diktatörlük kurmanın ve toplumun ekseriyetini kontrol etmenin o kadar da kolay olmadığını ispatladı.
Bu noktada karşımıza diğer bir soru çıkıyor. CHP bundan sonra ne yapacak? İstikrarlı diktatörlükte kendisine ayrılan dar bir alanda kalmayı kabul mü edecek -ki bana göre bu artık pek mümkün değil- yoksa toplumun tepkisini arkasına alarak diktatörlüğün kurulmasına engel mi olacak. Şu anda gördüğümüz CHP’nin ikincisini tercih ettiği yönünde. Bir bakıma toplumun sokaklara akması, CHP’yi buna mecbur bıraktı. Devletin bunun için de bir projesi olduğu ve CHP’ye kayyum atayarak diktatörlüğün aparatı haline getirmeye çalıştığı dile getiriliyor. Ancak bu durumda CHP, artık toplumsal muhalefetin ve yıllardır kontrol ettiği sekülerlerin partisi olmaktan çıkar ve işlevsizleşir. CHP uzun yıllardır, “bir sonraki seçimi mutlaka biz kazanacağız” söylemiyle seküler muhalefeti sokaktan uzak tuttu ancak artık insanları pasifize edecek bir seçim umudu da kalmamış durumda. Türk-İslamcı rejim için bugüne kadar önemli bir meşruiyet kaynağı olan seçimler devre dışı bırakıldığında, tek umudu seçimler olan kitleleri evlerine göndermenin tek yolu aşırı şiddet ve zor olacaktır.
Sivil itaatsizlik, genel grev, boykot gibi seçenekler, istikrarlı bir diktatörlüğün kurulmasına engel olabilecek yollar olarak görülüyor. Rejim, daha da sertleşecektir elbette, çünkü artık geri dönüşü olmayan bir yola girdiler. Ya istikrarlı bir diktatörlük kurarlar ya da giderler. Bu nedenle eylemlere dönük saldırılar artacak, gazeteciler, siyasetçiler, eylemciler tutuklanacak ve toplumsal muhalefete ağır bedeller ödetilecek. Baskının ve zorbalığın boyutları yavaş yavaş artırılacak ve arttırılıyor. Bu noktada toplumsal muhalefetin sürekliliği ve kararlılığı belirleyici olacak. Bu direniş şu anda esas olarak yoksullaşan orta sınıflara ve öfkeli gençlere dayanıyor, ancak bu yetmez. Yoksul alt sınıflarla ve özellikle de Kürtlerle buluşmak gerekiyor. Tüm kesimlerle bağ kurabilen demokratik bir muhalefet cephesi inşa edilmeli. Sadece orta sınıflara ve öfkeli üniversite gençlerine dayanan bir direnişin uzun vadede sürdürülebilmesi kolay olmayacaktır.