Bu dönemde dijital platformlar ve kültürel hegemonya tartışmaları ile dizi/ film yasaklamaları öne çıkan gündemler arasındaydı. İlgili haber akışına buradan ulaşabilirsiniz.
Sansürler/yasaklamalar:
Şakirpaşa Ailesi: Mucizeler ve Skandallar dizisi yayından kaldırıldı
Now TV’de yayınlanan ‘Şakirpaşa Ailesi: Mucizeler ve Skandallar’ dizisinin yayını ailenin başvurusu üzerine mahkeme tarafından durduruldu. Davanın gerekçesini diziye konu olan nam-ı diğer Halikarnas Balıkçısı’nın torunları şöyle açıkladılar: “…Büyükdedemiz Şakir Paşa ve dedemiz Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın ve ailemizin itibarı ve şerefine ağır bir saldırı niteliğinde olan, senaryo adı altında gerçeğe aykırı ve haksız şekilde dedelerimize itibar suikastına dönüşen dizi ile ilgili olarak, açtığımız davada Sayın İstanbul 10. Asliye Hukuk Mahkemesi dizinin mevcut bölümlerinin yayınının durdurulmasına, yeni bölümlerin çekimlerinin ve yayınının durdurulmasına karar verilmiştir…”
Bu tür biyografik yapımlarda, ilgili ailelerden izin alınıp alınmaması tartışmaları geçmiş birçok biyografik film ya da dizide de gündeme gelmişti. Örneğin Ahmet Kaya’yı konu alan iki filme de ailesi tarafından izin verilmemiş, mahkeme sadece birinde varisleri haklı bulmuştu. Sanat gibi normatif süreçlerde ailenin haklılığını belirlemek bazen güçleşebiliyor. Yapımcıların kimi zaman halka mal olmuş isimlerin hayatlarını bütün gerçekliklere değinmeden perdeye taşımaları, demokratik bir dramaturji sürecine girmeden popülizmi, ekonomik menfaatleri, gişe hasılatlarını önceleyen kaygıları ister istemez ilgili varisleri rahatsız edebiliyor. Diğer taraftan, Cevat Şakir gibi biyografisi (baba cinayeti, aile aristokrasisi vs) üzerinde aile bireylerinin de söz birliği edemediği bir konuda senaristlerin işleri de zorlaşıyor, oto sansüre kadar varabiliyor.
Malum, Türkiye’de popüler isimlerin film ya da dizilerinde mitik ya da heroik anlatımlar daha çok tercih ediliyor. Batı menşeili çalışmalarda ise kimi zaman ünlü kişilerin zaafları ya da eleştiriye açık yönleri de hikayede yer alabiliyor.
Diziye dair tartışmalara RTÜK başkanı Şahin de müdahil oldu. Diziye, toplumun milli ve manevi değerlerine, genel ahlaka ve ailenin korunmasına aykırı olan sahneleri sebebiyle ağır müeyyideler uygulandığını belirten Şahin, şeref ve haysiyetin, toplumsal yaşamda her bireyin sahip olduğu kişisel değerler olduğunu kaydetti.
Şahin, kişilerin şeref ve haysiyetlerine yönelik saldırıların kimi zaman yazıyla gerçekleşebileceği gibi kimi zaman da davranışlarla ortaya çıkabildiğine dikkati çekti.
Bütün bu tartışmalardan sonra Aile ile senaristler arasında anlaşmaya varıldı ve dizi tekrar yayına girdi. Anlaşmanın mahiyetinin ne olduğu dizinin yeni bölümlerinde kendini gösterecektir.
‘Oyuna Geldik ‘filmine engel
Çekimleri Tunceli’nin Ovacık ilçesinde gerçekleştirilen, İlyas Salman’ın başrolünü oynadığı ‘OY’una Geldik’ filminin yönetmeni Kazım Öz, başvurularının üzerinden 45 gün geçmesine rağmen Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın film için halen “Eser İşletme Belgesi” vermediğini açıkladı. Söz konusu belge verilmeden filmin vizyona giremeyeceğini belirten Öz, Bakanlık yetkilileri ile sinema salonları sahiplerine çağrıda bulundu.
Filmin senaryosunu yazan Ovacık Belediye başkanı Mustafa Sarıgül görevden alınmış ve belediyeye kayyum atanmıştı. Bakanlığın ayak diremesinde bu sürecin belirleyici olduğu tahmin ediliyor.
https://www.evrensel.net/haber/543784/oyuna-geldik-filmine-bakanlik-engeli
Dijital platformlarda kültürel hegamonya tartışmaları
TRT’nin dijital platformu Tabii’de yayınlanan Cihangir Cumhuriyet dizisi kültürel hegemonya tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Gassal dizisi ile ilgileri üzerine çeken kanal Cihangir Cumhuriyeti ile seküler mahalleyi kaba bir tonla hedefine koymuş görünüyor. Dizinin yönetmeni Mustafa Kara Kalandar Soğuğu filmi ile, senarist Akın Aksu da Ahlat Ağacı ve Kuru Otlar Üstüne filmlerinde eş-senaristi olarak karşımıza çıkmışlardı.
Söz konusu çalışmalar katmanlı hikayeleri, tiplerin derinliği, mekanlar, başka okumalara imkan veren metaforları ile sinema sanatı için değerli çalışmalardı. Cihangir Cumhuriyeti ise daha çok Yalçın Küçük’ün deyimi ile ‘küfür romanları’nı hatırlatıyor, içinden çıktıkları mahalleye gözü dönmüş bir hınçla hakaretler ediyorlar.
Akademisyen yazar Osman Özarslan, yirmi yılı aşkındır iktidarda olan muhafazakar elitlerin kültürel hegemonyaya medya tekeli ile müdahale ederken ve kısmen de başarılı olurken, Tabii gibi platformlarla temas kuramadığı seküler sanat alanına girmeye çalıştığını belirtiyor. Erkek egemen bir pencereden bakmasına rağmen Gassal dizisinin belli bir kaliteyi koruduğunu ancak Cihangir Cumhuriyeti’nin propagandist bir dizi olmanın ötesine geçemediğini söylüyor: “…Dizi, teşkilat dizileri (Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz, Kurtlar Vadisi vs) gibi komplocu, mutlak iyiler ile mutlak kötüleri anlatan senaryoların ötesine geçememiş. Özneler maneviyatı Uzakdoğu spiritüalizminde arayan, bunalımlı, yalnız, halktan bihaber insanlar olarak sunulmuş. Dolayısı ile derdi seküler kültürü aşağılama üzerine kurulu… Üstelik anlattıkları Cihangir daha eskiden birçok halk katmanının yaşadığı daha karmaşık bir yer iken bu iktidar döneminde elitleşti, soylulaştırıldı.
https://youtu.be/0WjVJR2ot-M?si=OzuBtwe2x6ow8W25
https://www.gazeteduvar.com.tr/cihangir-cumhuriyeti-ya-da-allahsizligi-yayma-kursusu-makale-1759926
Kelepçe Sözleşmeler müzisyenleri yeni arayışlara sevkediyor
Dünya nicedir müzik endüstrisi, sanatçı hakları ve sömürü düzeni üzerine konuşuyor. Özellikle yeni nesil sanatçılar tüm haklarını büyük şirketlere teslim ettikleri kelepçe sözleşmelere karşı ses çıkarıyor, haklarını arıyor. Chapelle Roan’un Grammy konuşmasında plak şirketlerinin sanatçılara yaşanabilir bir maaş ve sağlık sigortası sağlamaları gerektiğini söylemesi… Sabrina Carpenter, Charli xcx, Noah Kahan gibi isimlerin bu çağrıya destek vermesi, Taylor Swift’in albüm haklarının o şirketten bu şirkete satılmasına isyan etmesi ve çözümü eski şarkılarını tekrar kaydetmekte bulması gibi.
Türkiye’de de bu tartışmalara Mabel Matiz katıldı. Matiz, tıpkı Swift gibi eski albümlerinden derlediği şarkıları yeniden kaydettiği bir albüm hazırladı. Sebebi, yıllarca altında ezildiği ağır sözleşmeler ve kendi şarkılarının haklarına sahip olma isteği. Bu konuda devam eden bir dava süreci de var: “Bu albüm, bu süreçte yaşadıklarım ve uğradığım haksızlıkların bir sonucudur ve belki Aklıselim albümü başka müzisyenlere de ilham olur ve sektörde ortak bir bilincin gelişmesine katkı sağlayacak bir emsal teşkil eder.
Müzik tarihi kaset/cd gibi bir çağdan ve o çağın ilkel telif şartlarından dijital çağa geçerken maalesef müzisyen ve eser sahiplerinin hakları, özellikle de ülkemizde suistimale uğradı. Sistem değişti, müzik tamamen dijitale aktarıldı. Ancak eski çağın anlayışının ürünü olan kelepçe anlaşmalar revize edilmedi. Müzisyenleri sonsuza dek bağlayan ve üzerlerinden haksız kazanç sağlanan yapım sözleşmeleri iyileştirilip yeni dönemin şartlarına uyarlanmadı. Burada büyük bir haksızlık, müzisyenler açısından çok ciddi bir hak kaybının söz konusu olduğunu düşünüyorum. Halen de devam ediyor. Dijital platformlarda bilinen, sevilen ve çok dinlenen pek çok albümün gelirlerinden, yani o eski kayıtlardan pek çok müzisyen ve yorumcu neredeyse hiçbir şey kazanmıyor.
Spotify ve Algoritması:
Liz Pelly imzalı “Mood Machine: The Rise of Spotify and the Costs of The Perfect Playlist” adlı kitap (Spotify’ın Yükselişi ve Kusursuz Çalma Listesinin Bedeli) şu ara müzik dünyasının gündeminde. Kitap stream dünyasını hedefe koyuyor ve en çok da Spotify’ın “discover mode” dediği, kişiye özel şarkı öneren algoritmasının ne kadar adaletsiz bir sistem olduğunu, sanatçıyı nasıl soyduğunu ve müziği kendi ihtiyaçları doğrultusunda nasıl değiştirip, şekillendirip manipüle ettiğini anlatıyor. Spotify’ın 2020’de lanse ettiği “discovery mode” sanatçılara şunu söylüyordu: “Şarkılarınızı dinleme alışkanlıklarına göre üretilecek kişisel öneri listelerine sokabiliriz, ama siz de bunun karşılığında yüzde 30 daha az telif ödemesi almayı kabul edin.”
Spotify ve bütün diğer stream platformları yıllarca parayı veren şarkısını listelere sokuyor tipi iddialara kesin bir dille hayır yanıtını vermiş ama kazın ayağının öyle olmadığı bu kitapta delilleri ile açığa çıkartılıyor. Yani bir şarkıyı parayla uygulama içinde daha görünür kılmak mümkün ve bunu reklam adı altında da yapamıyorsunuz. Sıradan dinleyici hiçbir şeyden haberi olmadan “ben rock dinliyorum neden bana Taylor Swift öneriliyor” diye düşünüp duruyor.
2023 itibarıyla tier 2 ve tier 3 seviyesindeki sanatçıların yüzde 50’si discovery mode’u kullanmış. Bu sınıflandırmaya göre yıllık 50 bin ilâ 500 bin dolar gelir aralığındaki sanatçılar bunlar.
https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/mehmet-tez/bu-kitapta-yazilanlar-dogruysa-7313094
Facebook mu Tiktok mu:
Trump’ın ilk seçim sürecinde Facebook gibi mecraların seçim sürecinde propagandaya dahil oldukları ortaya çıkmış ve büyük tartışma yaratmıştı. İngiliz danışmanlık firması Cambridge Analytica, siyasi reklamcılık için kullanıcıların onayı olmadan verilerini toplamaya başlamış, bu süreçte 87 milyon insanın Facebook profil verilerinin toplandığı ortaya çıkmış ve bu verilerin Donald Trump’ın 2016’daki başkanlık kampanyasında aktif bir şekilde kullanıldığı ortaya çıkmıştı.
Bolivya’da darbenin desteklenmesi ve geçici hükümetin savunmasında, Venezuela’da siyasi muhalefetin desteklenmesinde, Meksika’da mevcut parti Morena’nın eleştirisinde Facebook etkili bir şekilde kullanılmış, Şirket Myanmar, Etiyopya’da Kenya’da karşı şiddet ve siyasi soykırımı teşvik eden reklamları onaylamıştı.
https://www.gazeteduvar.com.tr/facebook-ana-akim-siyasetle-nasil-butunlesti-haber-1759818
Alman Radikal Solu Tiktoku seçti
Komünist Doğu Almanya’nın otoriter tek partisinin halefi olan Sol Parti %8.8 oy alarak 64 vekil kazandı, hem oyunu hem vekil sayısını ikiye katladı.
%20’lere ulaşan aşırı sağcı AfD’nin ana muhalefet partisi olması karşısında Alman soluna küçük de olsa önemli bir teselli fırsatı sunan bu başarının en büyük mimarı olarak Z kuşağını TikTok üzerinden sosyalizmle tanıştıran propaganda yönteminin etkili olduğu belirtiliyor.
36 yaşındaki Ortadoğu uzmanı, Rosa Luxemburg dövmeli feminist solcu Heidi Reichnnek, Nazilerin adım adım yükselişine karşı halkı örgütlemeye çalıştı. Sendikal geleneğin kısmen güçlü olduğu yerlerde (Berlin’de birinci parti oldular) başarılı oldular. “Herkes yönetmek istiyor. Biz değişim istiyoruz.” sloganıyla artan kira ve enflasyona yönelik somut ve basit anlaşılır sloganlarla hem TikTok’ta hem de broşürlerde çarpıcı ve kısa cümlelerle gençlere, göçmenlere ulaşmayı başardılar: “Eğer kiran çok yüksekse, ev sahibin mutludur.”, “Fiyatlar yüksekse, birileri cebini dolduruyordur.”, “Emeklilik maaşın düşükse, Scholz sözünü tutmamıştır”.
Konser biletleri neden pahalı:
İstanbul’da bazı konserlerin bilet fiyatları Avrupa’nın bir çok şehrine göre daha pahalı. Öne çıkan bazı konserler ve bilet fiyatları şu şekilde: Guns’n Roses’ın 2 Haziran’daki İnönü Stadyumu’ndaki konserinin en ucuz bilet fiyatı ise 6.250 TL. Bu, listedeki konserler için en düşük fiyatlı bilet için ödeyebileceğiniz en yüksek ücret. Bu konserin en pahalı bileti ise 52.649 TL.
Buna karşın Gürcü müzikseverler ülkelerindeki Guns’n Roses konseri biletleri için yaklaşık 3.500 TL – 12.800 TL arasında bir bedel ödeyecek. Aynı konserin Londra’daki bilet fiyatları yaklaşık 3.800 TL – 42.000 TL arasında; Barcelona’da yaklaşık 2.750 TL – 44.800 TL arasında; Riyad’da ise yaklaşık 1.700 TL – 19.500 TL arasında.
Benzer fiyat farklılıklarını ünlü İngiliz pop yıldızı Robbie Williams konseri için de söylemek mümkün. Williams’ın 7 Ekim’de Yenikapı’da vereceği konserin biletleri 4.000 TL ile 10.000 TL arasında.
Williams’ın Londra konser biletleri yaklaşık 2.900 TL – 9.900 TL arasında iken, İspanya’da yaklaşık 2.500 TL – 6.300 TL arasında; Atina’da yaklaşık 2.700 TL – 6.300 TL arasında; diğer bir komşu başkent Sofya’da ise yaklaşık 2.100 TL – 5.700 TL arasında değişiyor.
Organizatörler İstanbul’daki hayat pahalılığının Avrupa başkentleriyle kıyaslandığında dahi oldukça yüksek olduğunu belirtiyorlar: “…Yeme içme sektöründe, konaklamada fiyatlar neredeyse Londra ile aynı düzeyde. Hatta bazı yerlerde daha yüksek.
Bunun yanısıra, Avrupa’da sınır olmadığı için transit geçişler ekstra masraf olmuyor. Örneğin Almanya’dan Çek Cumhuriyeti’ne giden sanatçı TIR’ları sınırda beklemiyor. Biz ise bazı sanatçı TIR’larının ülkeye girişinde de çıkışında da 1-2 gün kaybedebiliyoruz. Her grup için olmasa da bu da Türkiye’deki biletlerin Avrupa’ya göre bir tık daha pahalı olmasına neden oluyor…”
‘Yapay Zeka’ya karşı albüm
Britanya’da binden fazla müzisyen, yapay zeka telif hakkı değişikliklerini protesto etmek için sessiz albüm yayınladı. Boş stüdyoların ve performans alanlarının kayıtlarını içeren albümde, organizatörler hükümetin planlarının devam etmesi durumunda sanatçıların geçim kaynakları ve yaratıcılıkları üzerinde olumsuz etkilere yol açacaklarını belirttiler.
Birleşik Krallık, AI şirketlerinin yasal olarak sahip oldukları herhangi bir materyal üzerinde modellerini eğitmelerine olanak tanıyacak bir teklif sundu. Çalışmalarının bu şekilde kullanılmasını istemeyen yaratıcılar veya şirketler, haksız ve uygulanamaz olarak nitelendirilen bu tasarının geri çekilmesini talep ettiler.
https://www.sozcu.com.tr/1000-den-fazla-muzisyenden-sessiz-album-yapay-zekaya-savas-actilar-p143190
Kayıp alfabe sergisi eleştirilerin hedefinde
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin sanat dünyasına sunduğu sergi İBB Miras’ın tarihi Feshane’nin kapsamlı restorasyonuyla İstanbul’un kültür platformlarından birine dönüştürdüğü mekânda, İBB Kültür’ün katkılarıyla yapılıyor. Güneştekin, bu serginin hafıza ve göç nesneleri, sesler ve görüntüler, üstkurmaca yapılar ve malzeme müdahaleleriyle makro ve mikro ölçekleri birleştirdiği disiplinlerarası işlerini bir araya getirdiğini belirtiyor. Sergiyi Mhp’li Celal Adan, Ekrem İmamoğlu gibi birçok siyasetçinin yanı sıra Ali Koç, Murat Ülker gibi işinsanları da ziyaret etti.
Diğer taraftan, Kürt sanatçı Enver Basravi sergiyi protesto etti. Sergiye ve bağlamına yönelik işi “Kara Vesika”yı dağıtmak isteyen sanatçı, protestosunun ardından güvenlik görevlileri tarafından sergi alanından çıkarıldı. Basravi, müdahalenin ardından yayımladığı yazılı açıklamada şöyle dedi:
“Mekânın gerçek emekçileri ve özneleri üretim alanı ve gereken yapısal destekten yoksun bırakılarak görünmez kılındı. Art İstanbul Feshane’nin yenilikçi bir sanat mekânı olma iddiası, kapsayıcı olmaktan uzak merkeziyetçi politikalar ve seçkinci bir yaklaşım tarafından gölgelenmektedir. 2019’da ‘Şeffaflık Taahhütnamesi’ni imzalayan ve bunu yönetim anlayışının temel ilkelerinden biri olarak duyuran İBB’nin, Art İstanbul Feshane’de bu taahhüdü hayata geçirmediği görülüyor. Örneğin, Ahmet Güneştekin’in ‘Kayıp Alfabe’ sergisi ve daha önce gerçekleşen, 6 ay ve daha uzun süreye yayılan diğer sergilerde, bağımsız kurulların varlığı, seçim kriterleri veya sürecin adil ve şeffaf bir şekilde yürütülmesi gibi temel prensipler göz ardı edildi. Bu süreçler, kamu kaynakları kullanılarak, güçlü bağlantılara ve kişisel sermayeye sahip kültür-sanat aktörlerine teslim edilip ihya edilirken, bu durum kent ve kültür hakkı gaspını da açık bir şekilde somutlaştırdı. Bu konularda yöneltilen eleştiriler ise cevapsız bırakıldı.”
Öte Yandan Sanatçı Ahmet Güneştekin de yaptığı bir söyleşide sansür konusundaki görüşlerini şöyle ifade ediyor:
“Şimdiye kadar açık sansüre uğramadım ama açık sansür vakalarının yanı sıra, bir onun kadar dolaylı şiddet içeren müdahalelerin sanatın üretilmesi ve sergilenmesinin koşullarını belirlediğini düşünüyorum. Türkiye sanat tarihinin en önemli sergilerinden biri olma yolunda ilerleyen Kayıp Alfabe sergisinin, Türkiye’deki sanat medyasında yer almaması, görmezden gelinmesi de bir tür sansürdür. Sergilerim milyonlarca ziyaretçi alıyor, dünyada az rastlanılan bir ilgi olarak değerlendirilebilir. Ama kendi ülkesinde görmezden geliniyor. Eserlerim ve sergilerime fiziksel müdahalelere sessiz kalan bir sanat dünyasının varlığının da bir sansür olduğunu düşünüyorum.”
https://kultursanat.istanbul/haberler/kayip-alfabe-ahmet-gunestekin
https://fikirgazetesi.org/2025/02/06/ahmet-gunestekinin-kayif-alfabe-sergisi-neden-elestiriliyor/
https://www.birgun.net/haber/kulturel-alani-da-ele-gecirmek-istiyorlar-600816