Çığlıkla başlayıp çığlıkla biten bir albüm[1] bu. “Aydos!” nidasıyla başlayan, “aaaaa, yetti artık!” haykırışıyla tamamlanan bir yolculuk. Hem zamanda hem mekânda yapılan… “Çığlık” dilsizliği kıran bir anahtar; bazen “susturulma”ya çalışılan sesin, bazen de umudun dile gelişi. Sezen Aksu diyor ya, “o zaman şarkı söylemeli çığlık çığlığa, o zaman yüreğin yükü hafifler belki biraz”. İşte “Aydos!” o çığlık.
(Yolculuğumuz başlamadan söyleyeyim; bu yazı sadece edebi serüveni anlatıyor. Albüm rejisi[2] olarak “Aydos”un müzikal hikâyesini anlatacağımız bir sohbet / söyleşi yazısı da gelecek yakında).
Başlayalım mı yolculuğumuza?
AYDOS[3]
İlk durağımız Toroslar. Daha ilk adımda, yetiştiğim coğrafyayı anlatan, Latince ‘Taurus’tan (Ταύρος) türeyip dilimize yerleşmiş, “boğa” anlamına gelen “Toroslar”.
Doğup büyüdüğüm coğrafyaya doğru yola çıkmama vesile olan tam da bu; kelimelerin çağlar aşarak yaptığı yolculuk. “Aydos” kelimesinin peşine takılıyor, uzak ve yakın geçmişe, “bizim oralar”dan geçmiş medeniyetlere, sözlü kültürlerin taşıyıcısı, kültürel hafızamız olan ozanlara selama duruyorum: Bozlaklar için, “gökkubbeye atılan çığlıktır” diyen Muharrem Ertaş’ın da yaptığı gibi “aydoos!” diyerek. Bu haykırış, Kaf Dağı’nın tepesinde yaşayan padişahlara; “hakkımızda devlet etmiş fermanı / ferman padişahın, dağlar bizimdir.” diyerek selam gönderen bir başka ozanı, isyanın sesi Dadaloğlu’nun “aydos”unu da hatırlatmıyor mu hepimize?
Neden “aydost” değil de “aydos”? Daha önce bu merak beni bazı okumalara götürmüş, merakımı ilk gideren Irène Mélikoff olmuştu. Şöyle diyordu Uyur İdik Uyardılar: Alevilik Bektaşilik Araştırmaları kitabında: “Latincesi ‘aidos’tur ve bozlaklarda geçen ‘aydos’ nidası buradan gelmektedir; ‘sevgili ozan’ demektir.” Sonra başka yerde; “… ‘aydos’ kelimesinin Türkçe kökenli bir kelimeye benzemediğini, Helen dilinde ‘kartal’ manasına gelen ‘aetos’ (αετός ) kelimesine benzediğini, zamanla ‘aetos’ kelimesinin ‘aydos’a dönüştüğünü” okumuş, tüm bu öğrendiklerimi de bir yazıya dökmüştüm.
Ardından albüme de adını veren şu sözler geldi dolandı dilime:
“Aydos! Vay dünya…
Feryâdımı duymuyor yâr
Ne haldeyim bilmiyor yâr
Tut sesimi havalandır
Çığlığım ol kara kartal
Gördünüz mü Binboğalar
Âvazımı duymuyor yâr
Koynunuzda yankılansın
Sesime ses olun dağlar.”
Duyulmayan bir feryâdı, içerde biriken derdi yükseklerde uçan kartalın kanadına yükleyerek havalandırma çabası bu. Aynı zamanda kalpten kopan bir ses; “Ey dünya! Bizi duymuyorsan, belki gökler cevap verir.” diyen.
HARARET NÂRDADIR[4]
“İkinci durağımız Kırşehir ve civarı. Hacı Bektaş’ın vilâyeti. Hacı Bektaş Türbesi’nin girişinde yazan; “her ne ararsan kendinde ara” sözünden ilhamla yazılmış bir şiir (Irène Mélikoff bu şiirin Kaygusuz Abdal’a ait olduğunu söylese de, güvenilir başka kaynaklara da[5] soruyor, bu şekilde yazılmış bir Kaygusuz Abdal şiirine ulaşamıyorum):
Hararet nârdadır, sacda değildir,
Keramet baştadır, tâcda değildir.
Her ne arar isen, kendinde ara,
Kudüs’te, Mekke’de, Hâcda değildir.
—-
Sakın, bir kimsenin gönlünü yıkma,
Gerçek erenlerin sözünden çıkma.
Eğer insan isen ölmezsin, korkma,
Âşığı kurt yemez, uçta değildir.”
Kimin söylediğinden azâde; sözler yüz yılları aşıp gelmiş, “inanç özgürlüğü”nün en temel insan hakkı olduğunun altını satır satır çiziyor. Kılık kıyafete, yapılan ibadetin şekline değil, insanın içine bakan o ses; “iyi insan”, “adaletli, vicdanlı insan” olmaya davet ediyor hepimizi. Nefes söylenip bittiğinde “sakın bir kimsenin gönlünü yıkma” sözü kulağımızda çınlamaya devam ediyor.
UTANSIN[6]
İstanbul’dayız şimdi de. 20. yüzyıl başlarında. Daracık, sıvasız duvarlarla çevrili evlerin olduğu yoksul mahallelerden birinde. Daha doğduğu gün açlıkla mücadele etmek zorunda kalan; annesiz, kardeşsiz, bir başına kendini büyütüp yetiştiren, babasının engellemelerine rağmen kendi kendine okuma yazmayı öğrenip gencecik bir kadınken şiirler yazmaya başlayan; yaşadığı her şeyi tüm samimiyetiyle, başına geleceklerden korkmadan kâğıda döken, elinden bir an olsun kalemi bırakmayan; babayla, kocayla, devletle[7] kavga etmekten vazgeçmeyen bir kadın şair yaşıyor o evlerden birinde: Yaşar Nezihe. Yazarak hayatta kalmayı başaran, yazarak yaralarını saran bir kadın…
“Utansın”, işte o kadın şairin, içinde yaşadığı “erkek dünya”ya karşı attığı bir çığlıktır. Yıllar önce Feminist Yaklaşımlar dergisi için Yaşar Nezihe hakkında yazmak istemiştim; okuduğum metinlerden birinde karşıma çıktı bu şiir. Dîvan şiirinin metaforlarıyla yüklüydü ama her şeyi ters yüz ediyor, “yaşadıklarımdan dolayı ben değilim utanması gereken, bana bunu yaşatanlar utansın!” diyordu. Kadınların susturulmasına, uğradıkları şiddetin suçlusu gibi hissettirilmesine karşı geliyor; utanç duygusunu kendi üzerinden sıyırıp çıkarıyor, “erkek dünya”ya iade ediyordu:
Bahçıvanın suçu ne ki / Bahçıvanın suçu ne ki
Gül solduysa hazan utansın / Gül solduysa sonbahar utansın
Kalbimin feryâdını duyup / Kalbimin haykırışını duyan
Bülbül ağlamaya utansın / Bülbül bile ağlamaya utansın
Duysun figan-ı kalb-i zârım / Ağlayan kalbimin çığlığını duysun da
Bülbül zâr etmeğe utansın / Bülbül bile ağlamaya utansın
Bir ahter-i şûledardım / Göklerde parlayan bir yıldızdım
Düştüm âsmân utansın / Yere düştüm, gökyüzü utansın
Feryâdım etse halkı bizar / Çığlığım insanları bıktırmış olabilir
Bana ne, cihan utansın / Bana ne bundan, dünya utansın
‘Haline bak utan’ diyorlar /’Haline bak, utan!’ diyorlar
Âfet-i bi-aman utansın / Bana aman vermeyen felâketler utansın
ÖĞRENDİM[8]
Yine Toroslara düşüyor yolumuz. İç Toroslara. Bölgenin önemli şahsiyetlerden Afê Ana’nın dünyasına.
Mehmet Bayrak’ın “İç Toroslarda Hakikatçı Alevilik” kitabı ve söyleşilerinde karşıma çıkan, okuma yazma bilmemesine rağmen Alevi meclislerinde, “sözlü gelenek”le kendini yetiştirmiş bir bilge kadın Afê Ana. Pazarcık kökenli, Sinemili Aşireti’nden. Babası, Yaşar Kemal’in romanlarına da konu olan erdemli eşkıya Reşko Süleyman.
İşte yine o kitapta karşıma çıkıyor Afê Ana’nın “Öğrendim” şiiri:
Bu dünyada bir yâr sevdim gizlice
Sevgiyi öğrendim sözü öğrendim
Aşkın ateşine yanıp her gece
Alevi öğrendim közü öğrendim
Mutluluk çölünde sevgiyi tattım
Arı namusu bir kenara attım
Telli Kur’an ile muhabbet ettim
Sohbeti öğrendim sazı öğrendim
Hakk’ı sevdim girdim erin koynuna
Düşmeyen ne bilir aşkın yoluna
İkrar kemendini taktım boynuma
Varlığı pay ettim özü öğrendim
Afê Bacı böyle bir sevda ördü
Erenler ceminde itibar gördü
Yaş kemalin buldu dal meyve verdi
Baharı öğrendim yazı öğrendim
‘Sevgi’ye ve ‘hakikat’e dair bilgilerin mütevazı bir arayıcısı ile karşı karşıyayız şimdi. Bir davet bu. Tıpkı Hararet Nârdadır ‘nefes’inde olduğu gibi; “iyi insan olma” çağrısı: “Kalp ne zaman ki olgunlaşır, işte o zaman meyve veren bir dala dönüşür. Baharı ve yazı getiren, yetişkin bir insana.” diyen görmüş geçirmiş bir kadının dilinden.
SUS’LU GENİŞ ZAMAN (PANDEMİK ŞARKI)[9]
Bir başka zamana gidelim şimdi. Pandemi dönemini yaşayan İstanbul’a. Pek çoğumuz için; sokağa çıkma yasakları ve ardından gelen keyfi yasaklamalar, yoksullaşma, ileriyi görememe, kayıplarla ve stresle başa çıkma çabası ile anlatılabilecek, soru işaretleriyle dolu bir dönem.
Konserlerin iptal edildiği, seyircimizle buluşmanın imkânsız hale geldiği, yaşamı idame ettirmenin iyice zorlaştığı, dört duvar arasına hapsolduğumuz, çok da uzak olmayan o dönem.
Duyulan tek şey “sessizlik”. Hep bir ağızdan “susuyoruz”. Geniş zamanlara yayılmış bir sessizlik bu. Bu kabullenişi içimiz almıyor; “sussak gönlümüz razı değil” ama dilimizin ucuna gelenleri yutuyor, “içimize içimize bağırıyoruz”:
Sus’lu geniş zamanlardayız
Geniş geniş susuyoruz
Sussak gönül razı değil
Kör kuyulara bağırıyoruz
Sisli puslu zamanlardayız
Sis çökmüş görünmüyoruz
Tutmuşlar her köşe başını
Boş sokaklara bağırıyoruz
Memleketin havasına suyuna karışan korku iklimi dilleri bağlamışken, sazı ve sözüyle yüz yıllardır sessizliği kıran ozanlarımızın geleneğine yaslanıyor, içimizi döküyoruz:
Bu işler hep böyle mi sürecek?
Gemisini yürütene kim “dur!” diyecek?
Mazlumun âhı dağı taşı aştı
Aştı aştı arşa ulaştı
Ve bir kez çağırmamla koşup gelerek sesime sesini katan müzisyen dostum Çağıl Kaya söze giriyor. Arka arkaya diziveriyor sözcükleri:
RAP EPISOD’U:
Uslu uslu durduk, kusurlu bir gün
Birbiri ardına dizili sabahlar
İnişli, yokuşlu, gönüllü, zorunlu sokaklardan da geldik
Gönlüm razı değil, gitsem doğru değil mi ki?
Belki bir gün daha yandım
Yoruldum, duruldum, boğuldum, çırılçıplak bir uykuya doğdum
Gözlerimin içini bilseler mi yine de
Gölgelerimi yeni gördüler mi beni de
Aldılar mı sisli puslu, derli toplu, yenilir yutulur değil bir gün bir gece
Atladı zaman içime yeni bir kuytuda
Patladı yeri göğü inleten uykuda
Bir kör kuyu
Kara bir gün
Yeniden doğan bir keder
Ve bir nidayla bitiriyor Çağıl da:
Nereye kadaaar?
Pandemiyle tırmanan ve bugün ayyuka çıkan pek çok şey; özgürlüklerimizin kısıtlanması, “konuşanın susturulması”, tüm bunların hepsi “geliyorum!” diye bağırıyor ta o zamandan bizlere.
Bizse öfkemizi, çığlığımızı bastırmış, “kör kuyulara”, “boş sokaklara” bağırarak, “elbet geçecek bu günler” deyip sabır taşına dönerek günleri geceleri diziyoruz art arda:
SON EPISOD:
Gözünü yuma yuma
Kafayı gömüp kuma
Kim kime dumduma
Ne hale geldik
İçine ata ata
Dişini sıka sıka
Nefesin tuta tuta
Patladı patlayacak hale geldik
Kabare formundan yola çıkarak yazdığımız bu son episod’da; anlaşılmaz hece tekrarlarıyla sıkışmışlığımızı dışa vuruyoruz bir şekilde. Kelimeler yetersiz kaldığında yerini “sadece ses”e terk ediyor:
Trrrlata tuta tuta
Tuta tuta fırrlata
Trrrlata rita rita
Trrrlata tuta tuta
Ve o beklenen, “aaaa hadi artık, hadi birlikte bir ses çıkaralım” diyen çığlık geliyor:
Aaaaaaaaa!
E bi’ titredik
Kendimize nihayet geldik.
SON OLARAK;
Yüz yıllardan bu günlere sesi ulaşan, suskunluğu delip geçen halk şairlerinin, ozanların teline, sözüne, geleneğine yaslanmak hep iyi hissettirdi, hissettiriyor. Seslerini, öğretilerini sesimize katmak..
Onlardan aldığımız güçle, susturulmuş sesler bir kez daha havalanıyor gökyüzüne: “Aydos!”
[1] AYDOS – Feryal Öney (Bgst Records, Mart 2025)
[2] Albüm rejisi: Ayhan Akkaya, Feryal Öney, Rubar Dindar
[3] Söz: Feryal Öney
Müzik: Ayhan Akkaya – Feryal Öney
Düzenleme: Ayhan Akkaya – Rubar Dindar
[4] Söz: Hacı Bektaş Veli / Kaygusuz Abdal
Müzik: Geleneksel
Düzenleme: Ayhan Akkaya – Rubar Dindar
[5] “Bektaşilikte ve Alevilikte İnsan-ı Kâmil: Kaygusuz Abdal’ın Kitâb-ı Maglata’sı” başlıklı doktorasını Sorbonne École Pratique’te tamamlayan ve şu an Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim üyesi olan Dr. Zeynep Oktay’a danıştığımda, elindeki Kaygusuz Abdal Divânı kitaplarında bu şiire rastlamadığını, fakat “sözlü kültür”ün böyle bir şey olduğunu, “ona aittir / değildir” gibi çok keskin ifadelerden de kaçınmak gerektiğini söyledi.
[6] Söz: Yaşar Nezihe Hanım
Müzik: Feryal Öney, Murat Akçay
Düzenleme: Ayhan Akkaya – Rubar Dindar
[7] “…1912 yılında koleradan ölen babasından 1924 yılında 50 kuruş aylık bağlanır Yaşar Nezihe’ye. Bu gecikmiş ve komik aylığı gazetelere yolladığı protesto mektuplarıyla kınar. Mürettipler Grevi’ni anlatan şiiri ve bu grev sırasında yaptığı bir konuşma yüzünden soruşturma da geçirir.” https://www.medyagunebakis.com/haber_detay.asp?id=10171&menuno=64&hadi=YAŞAR%20NEZİHE%20“İLK%20KADIN%20İŞÇİ%20ŞAİR
[8] Söz: Afê Bacı
Müzik: Feryal Öney
Düzenleme: Rubar Dindar
[9] Featuring : Çağıl Kaya
Söz: Feryal Öney
Müzik: Ayhan Akkaya – Feryal Öney
Rap Bölümü Söz: Çağıl Kaya
Düzenleme: Ayhan Akkaya – Rubar Dindar