Ömer Faruk Kurhan Kültür ve Sanat Buluşmalarının üçüncüsüne hoş geldiniz. Bu yılın teması, Ömer’in uzun yıllara dayalı deneyimlerle geliştirmeye çalıştığı “alternatif okullaşma” kavramı. Ali Kerem Saysel ve Esra Aşan’la birlikte hazırladığımız bu konuşmayla hem bu kavramı hem de bugün tartışmayı istediğimiz bazı soruları sizlere sunmaya çalışacağım.
Küresel eğilimleri dikkate aldığımızda kamusal eğitimin tasfiye edildiği, yükseköğrenimin şirketlerin önceliklerine göre düzenlendiği, kamusal alanın ve kültür sanat ortamının devletlerin tercihleri ve piyasalar tarafından şekillendirildiği bir dönemdeyiz. Buna paralel olarak, orta ve yüksek öğretim kurumlarında eğitimin içeriği kasıtlı bir şekilde kısırlaştırılmakta, yeni kuşaklar açısından entelektüel aşınma sıradanlaşmaktadır. Günümüzde bu politikaların giderek daha fazla köktenci, dini referanslarla yürütüldüğünü, bilgi ve beceri ediniminde ampirik doğrulama ve rasyonel akıl yürütmeden ziyade dogmatizmin egemen olduğunu söyleyebiliriz. Egemen sistem adeta, bilgiyi yaygınlaştırarak, toplumsal aydınlanma işlevi görecek ve bu yolla kendi iktidarlarını sarsacak nesillerin yetişmesine karşı önlem almaktadır.
Ancak buna rağmen politik yönelimli aydınların eğitim projeleriyle ortaya çıktıklarını, muhalif kurumların alternatif eğitim programları geliştirdiklerini söylemek maalesef mümkün görünmüyor. Hatta toplumlar, tasfiye edilmekte olan kamusal eğitimin karşısında bile yeterince ses çıkaramamaktadır. Kamusal eğitimin, dolayısıyla da kamunun çökertilmesi, eğitimin aydınlanmacı ve hümanist iddialarının yok edilmesi, aynı zamanda bir demokrasi ve insanlık krizine yol açmaktadır.
Son yıllarda Türkiye’de olup bitenlere baktığımızda ise benzer bir şekilde kamusal eğitimin tasfiye edildiğini, orta ve yüksek öğrenimde özel okullaşmanın devlet eliyle teşvik edilip yaygınlaştığını, müfredatın Türk-İslamcı ideolojik tercihler doğrultusunda doktirinizasyon, kontrol ve denetim aracına indirgendiğini görüyoruz. Meslek eğitiminin geliştirilmesi bahanesiyle, milyonlarca çocuk, temel bilgi ve beceri edinmeleri gereken yaşlarda ucuz emek gücüne katılırken, kız çocuklarının eğitim olanakları her geçen gün kısıtlanmaktadır. Sayıca artan yükseköğrenim kurumları, milyonlarca gencin bir süre oyalanmasına ve böylelikle sistem üzerindeki istihdam baskısının ertelenmesine hizmet eden mekanizmalara dönüşmektedir. Onlarca farklı kültürün yaşadığı bu topraklarda eğitim, hala tekçi ve asimilasyoncu yönünü ısrarla korurken, anadilde eğitimi ve çoğulculuğu savunmak adeta bir suç unsuru olarak kriminalize edilmektedir.
Dünya ve Türkiye’de, eğitim alanındaki dönüşümler ve yaşananlar açık bir şekilde ortadayken aydınların bu sessizliğini ve çaresizliğini nasıl açıklayabiliriz? Öyle görülüyor ki bu durumun en büyük nedeni, aydın kimliğinin karşı karşıya bırakıldığı ikilemdir. Bu ikilemi şöyle açıklamak mümkün: Eğer sistem karşıtı bir aydınsanız, temel amacınız sistemi yıkmak ve iktidar mekanizmalarını ele geçirmek olmalıdır. Dolayısıyla buradaki asıl amaç iktidar mekanizmalarını ele geçirmektir. Kültür-sanat ve eğitim şimdilik ikincil bir role sahiptir. İktidar mekanizmaları ele geçirildiğinde zaten alternatif bir kültür-sanat ve özgürleştirici eğitim pratikleri geliştirmenin önündeki tüm engeller kalkacaktır. Bu durum aydının, yüksek siyasetin himayesini kabul etmesi anlamına gelecektir. İkinci ihtimaliniz ise devletin ve piyasanın çizdiği sınırlar içinde kalarak kültür sanat faaliyetlerinizi sürdürmektir. Ömer’in deyişiyle bu sınırları ihlal etmemeye dikkat ettiğiniz müddetçe, “dik başlı delikanlıyı oynamanıza” zaman zaman izin verilecektir. Bu durumun aydını sürükleyeceği yer ise, yasalcılık tuzağına düşerek avangart misyonunu yitirmek olacaktır. Peki bu ikilemin dışına çıkmak mümkün değil midir? Yani alternatif eğitim kurumları ve alternatif kültür sanat yapılarının ortaya çıkması için, devrimi beklemek ya da sistemin çizdiği sınırlar içinde kalmaktan başka bir çaremiz yok mudur?
Bu sorunun araştırılması bizi, Ömer Faruk Kurhan’ın önerdiği “alternatif kurumlaşma” ve bugünkü buluşmanın konusu olan “alternatif okullaşma” kavramlarıyla buluşturabilir.
Ömer’in “Tiyatroda Yirmi Yıl” kitabını referans aldığımızda, ilk gençlik yıllarında arkadaşlarıyla birlikte, kültürün özerk bir sistem karşıtı mücadele alanı olduğunu savunan Marksist düşünürler Gramsci ve Althusser’den etkilendiklerini öğreniriz. Gerçekten de kültür alanını ve bu alanı oluşturan aile, okul ve benzeri kurumların önemini ilk fark eden kişinin Gramsci olduğunu ileri sürmek yanlış olmaz. Gramsci “burjuva uygarlığını bu denli dirençli kılan” şeyin “namluların gücünden çok, daha zor anlaşılabilir bir şey, ikna gücü ve mekanizmaları” olduğunu söyler.[1] Ona göre sistem kendini, geniş bir kültürel örgütlenmeler, siyasal hareketler ve eğitim kurumları ağının faaliyetleri ve girişimleri üzerinden kalıcı hale getirir. Althusser, sistemi meşrulaştıran bu gücü, “devletin ideolojik aygıtları” olarak adlandırır ve bu aygıtların -yani aile, okul, din, ordu, medya- devlet iktidarı el değiştirse bile yerinde kalabileceği uyarısında bulunur. Gramsci, siyasal iktidarın ele geçirilmesinin ‘entelektüel iktidarın kazanılması’ sorunuyla birlikte düşünülmesi gerektiğini savunurken[2], Althusser daha ileri giderek, ideoloji denen şeyin ayrı bir mücadele alanı olması gerektiğini ileri sürer. “Alternatif okullaşma” ile bağı açık olan eğitim alanına odaklandığımızda, Paulo Freire’nin bu düşüncelerle uyumlu pratik bir yaklaşım sunduğunu görürüz. Freire “… özgürleştirici bir eğitimin hayata geçirilmesi için siyasi iktidara ihtiyaç varsa ve bu da ezilenlerde yoksa o halde ezilenlerin pedagojisinin devrimden önce uygulanması nasıl mümkün olur?” diye sorar. Kültürel eylemin, iktidarı alınca başlatılacak yeni eğitimden farklı bir şey olduğunu ileri sürerek, kestirme yollardan iktidara gelmenin çekiciliğine kapılanları eleştirir[3] ve kültürel eylemin asla devrim sonrasına ertelenemeyeceğini ifade eder. Freire’nin yaklaşımı Michael Albert’ın “reformist-olmayan reform” iddiasını hatırlatır. Reformist-olmayan reform, kendisini sadece belli kazanımlarla sınırlamaz. Önemli olan, kazanımlar elde edilirken ulaşılan örgütlülük ve bilinç düzeyidir. Diğer bir deyişle, sistemin kurumlarına alternatif üretmek “bir gün nasıl olsa gelecek olan devrim” sonrasına ertelenemez. Egemen sistemin değerlerine alternatif olarak, dayanışmacı, çoğulcu, özyönetimci yapıların inşası için bugünden harekete geçilmesi gerekir.
Ömer Faruk Kurhan’ın, kamusal alanın dönüşümünü hedefleyen alternatif kurumlaşma ve alternatif okullaşma kavramları yukarıda özetlediğimiz entelektüel geleneklerle ilişkilendirilebilir. Fakat alternatif okullaşmanın pratik boyutunu kavrayabilmek için kendi kavramlarına, eğitim felsefesine ve yöntem denemelerine odaklanmak daha yararlı olacaktır. Ömer’in önerdiği alternatif okullaşmanın şu sorudan yola çıktığını söyleyebiliriz: Kültürel üretim alanlarında, devletin, piyasaların ve yüksek muhalif siyasetin himayesine mahkûm olmayan, ayrıca piyasaya egemen eğitim, üretim ve icra biçimlerini taklit etmeyen, kamusal alanın çeşitlenmesi, zenginleşmesi ve demokratikleşmesine hizmet edecek bağımsız yapılar nasıl inşa edilebilir, nasıl yaşatılabilir?
Büyük ve genel eğitim sorunsalı içinde tekrar ifade edecek olursak, yurttaşlar olarak kamusal, erişilebilir, insancıl değerlerin taşıyıcısı olan, eleştirel düşünceyi temel alan, çoğulcu bir eğitim talep ederken, diğer taraftan kendimiz nasıl alternatif olarak okullaşabiliriz?
***
Ömer Faruk Kurhan’ın savunduğu alternatif okullaşma kavramını yeterli ele alabilmek için, öncelikle alternatif kurumlaşma kavramından yola çıkmak yerinde olacaktır. Ömer, kültürel üretime zemin oluşturan eğitim süreçlerinin, özerk bir sistem karşıtı mücadele alanı olduğunu kabul ederken, bu alanlarda verilecek mücadelenin bağımsız yürüyebilmesi için kendi ayakları üzerinde duracak alternatif kurumlaşmaya vurgu yapmıştır. Alternatif kurumlar, toplumsal özgürlükçü itkilerle hareket etmeli, kamusal alanın demokratikleşmesine katkıda bulunmalıdır. Diğer bir ifadeyle, bu kurumların varlığı ve emeğiyle, kamusal yaşam adil ve çoğulcu bir gelişim gösterebilmelidir.
Ömer, toplumsal özgürlükçü itkilerle hareket eden, egemen sistem ve yüksek siyaset alanına karşı bağımsızlığını koruyabilecek alternatif kurumların varlığı için zorunlu olduğunu düşündüğü bazı unsurların altını şöyle çizer:[4]
- Alternatif kurumsallaşma, sistemin kurumlarına (kulüpler, dernekler, sendikalar, devlet okulları vb.) kayıtsız bir şekilde, kendi içine kapalı topluluklar şeklinde örgütlenmemelidir. Veya bunun tam tersi, alternatif kurumsallaşma çabaları, sistemin kurumlarına yerleşerek onu ele geçirme itkisiyle de hareket etmemelidir. Ömer’in kendi ifadesiyle “avangart olduğu varsayılan ‘biz’, kurumsal mülkiyet iddiasında bulunmamalı, esas olarak kurumsal işleyişi ve özyönetimi zorlayan etkin bir özne olmalıdır”. Ömer bunu “yasalcı ve narsistik topluluk bilincinin aşılma” zorunluluğu olarak ifade eder.
- Alternatif kurumsallaşmanın özneleri, avangart olduğunu varsaydığımız kültür emekçileri, sistemin kurumlarıyla ilişki içinde fakat bu kurumlarla özdeşleşmeden faaliyet yürütürken, topluluk ilişkileri hangi ilkesel ve hukuki çerçeve içinde düzenlenecektir? Örneğin kulüp, dernek veya sendika tüzüklerinin veya okul kurallarının, ihtiyaç duyulan ilkesel ve hukuki çerçeveyi sağlaması mümkün müdür? Ömer’in buna cevabı olumsuzdur. Kendisi, içinde yer aldığı veya danışmanlığını yürüttüğü çeşitli kurumlarda, şekilci değil, tümevarımcı bir anlayışla, yani topluluk içtihatlarını gözetecek şekilde tüzük inşasına değer vermiş, bu çaba bazı dönemlerde yazılı metinler de üretmiştir. Ömer’in önerdiği örgütsel çerçevenin en önemli unsurları şunlardır: Yönetici bir kasta alternatif olarak, temelde eğitim-araştırma alanlarının temsiliyetine dayalı, öz-yönetim kültürünü canlı tutacak yürütme yapılarının oluşturulması. Yürütme süreçlerinde ortaya çıkabilecek ilkesel aşınmaları, buna paralel olarak topluluk içi ilişkilerde yaşanabilecek ihtilafları çözümlemek üzere hukuki süreçlerin işletilebilmesi.
- Elbette, tartıştığımız alternatif kurumlaşmanın varlık nedeni kültürel üretime müdahale yoluyla kamusal alanın demokratikleştirilmesi olduğuna göre, “bu kurumun işleyişini anlamlı kılacak eğitim-araştırma mekanizmalarına ve yaratıcı, katılımcı bir çalışma düzenine ihtiyaç vardır.” İşte alternatif okullaşmanın zeminini bu eğitim-araştırma çalışmaları oluşturacaktır. Eğitim ve araştırma, toplumsal bağlam, politik kavrayış ve ahlaki sorumluluktan bağımsız düşünülemez. Bu anlamda egemen sistemin aşıladığı eğilimlere, bilginin kısırlaştırılmasına, karmaşıklaştırılmasına, dogmatizme karşı bir alternatif olabilmelidir. Egemen iş bölümleri taklit edilmemeli, Ömer’in ifadesiyle “‘eğitim-araştırma mı yoksa prodüksiyon mu?’ ikilemine düşmeyip bu ikisi arasında verimli ve birbirini destekleyen bir ilişki” kurulabilmelidir. Aydınlanmacı bir misyonla, eğitim-araştırmanın çıktıları, raporlanmalı, arşivlenmeli, kuramsal çeviri-araştırma faaliyetleriyle desteklenmeli, kamusal açılıma hizmet edecek yayıncılık faaliyetini beslemelidir.
Elbette çok uzun olmaması beklenen bir açılış konuşmasında Ömer’in alternatif okullaşma ile ilgili önerdiği ve yıllar içine yayılan deneyimlerle geliştirdiği tüm yöntem ve kavramları anlatmamız mümkün değil. Ancak bugün yapılacak sunumların bir bölümünde, bu deneyimleri ayrıntılarıyla dinleyecek ve tartışacağız. Konuşmayı, Ömer’in “Tiyatroda Yirmi Yıl” kitabının sonunda yaptığı gibi bazı sorularla bitirmek istiyoruz.
Bu kadar güçlü yapıların ve kurumların içerisinde, alternatif kurumsallaşma ve alternatif okullaşma çabası anlamlı mıdır? Dayanışmayı, çoğulculuğu, eleştirel düşünmeyi, insanın yaratıcılığını ve öz yönetimi esas alan yapılar kurmak ve bunları yaşatmak gerçekten mümkün müdür? Yoksa bir hayalin peşinde mi koşuyoruz? Politik ve ahlaki yönelimi net olan aydınların, deneyimler üretmeden bu sorulara kolay yollardan yanıt vermesi mümkün görünmüyor.
[1] Carmel Borg, J. Buttigieg, P. Mayo, “Gramsci ve Eğitim: Bütüncül Bir Yaklaşım”, Gramsci ve Eğitim içinde, Kalkedon Yayınları, İstanbul, 2011, s. 22.
[2] Henry A. Giroux, “Antonio Gramsci’nin Eserinde Kültür Politikalarını ve Radikal Pedagojiyi Yeniden Düşünmek”, Gramsci ve Eğitim içinde, s. 83.
[3] Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2019, s. 156.
[4] Ömer Faruk Kurhan, Tiyatroda 20 Yıl, Bgst Yayınları, İstanbul 2007, s. 30- 31.