Şêrko Kanîwar: Öncelikle bu çok değerli çalışmada deneyimlerimizi anlatıyor olmaktan gurur duyuyoruz. Bir öneri de yapmak istiyorum. Bence alternatif okullaşma başlığıyla Diyarbakır’da, Van’da, Batman’da ve Mardin’de de bu çalışmayı yapmak gerekiyor. Biz Ma Müzik olarak bu çalışmanın ortaklığını, organizasyonunu üstlenebiliriz. Paylaştıkça bunu çoğaltabiliriz, ki Ma Müzik zaten bu şekilde ayakta durdu.
Çok hızlı bir şekilde neleri anlatacağımızdan bahsedeyim; kuruluş sürecini, logomuzun ne anlama geldiğini, nasıl bir yönetim modelimizin olduğunu, tüzel kişiliğimizi, ekonomik olarak nasıl ayakta durmaya çalıştığımızı, direndiğimizi, hangi birimlerimizin olduğunu, sekiz yıllık süre zarfında kaç tane şube açabildiğimizi ve gelecek hedeflerimizi anlatacağız. Eğitim içeriğimizden belki birkaç dakikalık bir video da izleteceğiz size. Böylelikle kötü Türkçemizden de sıkılmış olmazsınız. Şunu da belirteyim, biz Kürtçe konuşmak istiyorduk, arkadaşlar çevirmen de buldular ama süre az olduğu için kendimiz Kürtçeden feragat ettik. Ama normal şartlar altında bu tür çalışmaların hepsinde Kürtçe konuşuyoruz. Zaten akademik eğitim dilimiz de Kürtçe. Kürtçeyi her mecrada konuştuğumuzu, kendimizi Kürtçe daha iyi ifade ettiğimizi bilmenizi isteriz.
Ma bir gecede doğmadı. Bu, bir bebeğin 9 aylık süre zarfından sonraki doğumuna benzer. İşte 90’lı yıllarda Kürt Özgürlük Hareketi’nin geldiği aşama, halkın artık kendi diliyle, sanatıyla arayışlara girdiği bir dönemde, biliyorsunuz İstanbul Taksim’de, İstiklal Caddesi’nde Mezopotamya Kültür Merkezi (MKM) açıldı. O dönem bu kültür merkezlerinin açılışına öncülük eden birçok sanatçı belki şu anda hayatta değil, şehit oldular. Yaşamlarını sürgünde devam ettirenler var. Ama bu gelenek burada başladı. Tabii 90’lı yıllara kadar bireysel, bağımsız, Kürt müziği için, Kürt kültür-sanatı için emek vermiş, fedakârlık yapmış, bedel ödemiş, canını vermiş ve hâlâ yaşayan bireysel çabalardan bahsetmiyorum. Konumuz okullar ve kurumsal çalışmalar olduğu için kurumsal çalışmaları direkt MKM’den başlatmanın doğru olacağını düşünüyorum. MKM ilk olarak 1991’den 1999 yılına kadar İzmir’de faaliyet gösterdi. İzmir MKM’yi şu an Ma’da olan çalışmayla çok özdeşleştiriyorum. Orada tam bir okul sistemi var, hafta sonu çocuklar geliyor, okul aile birliği var, aileler MKM’ye sahip çıkıyor vs. Adana çok güçlü, Mersin MKM çok güçlü, Diyarbakır’da MKM açılıyor ama polis baskını vs.den olayı ‘99 yılına kadar sürekli bir yerel yönetim yok. O zamanlar dernek statüsü de söz konusu değil. Kültür-sanat merkezleri farklı illerde daha çok limitet şirketleri, anonim şirketler şeklinde açılarak, Kürt kültür sanatını ayakta tutmaya çalışıyor. Hatta düğünlere kaçak olarak gidilip skeçler, tiyatrolar, film gösterileri, konserler düzenleniyor, polis gelince hemen kaçılıyor. ‘99 yılı niye önemli? Çünkü Kürtler, Kürdistan’da yerel yönetimlerde söz sahibi oluyor. Aslında yeni bir dönem başlıyor. Yerel yönetimler her şeyden önce lojistik, maddi, mekânsal, kamusal alan imkânlarına sahip olmaya başlıyor. Ve bağımsız bir kurum olarak bir yılda ulaşabileceğiniz bir kitleye bir günde ulaşabiliyorsunuz. Belediyenin, yerel yönetimlerin imkânları kullanılarak 1999’dan 2010 yılına kadar Kürdistan’da festival seferberlikleri başlıyor. Hatta belediyeler birbirleriyle tatlı bir rekabet içine giriyor. Şöyle bir anekdot anlatayım: Batman Belediyesi her zaman, “bizim bu sene festivalimiz Diyarbakır’dan çok daha güçlü geçmeli” deyip, Diyarbakır sekiz gün yapıyorsa dokuz gün yapıyordu festivali. Ciwan Haco’nun geldiği festivali bilirsiniz. Onlar aslında hep sanatsal rekabetler üzerine kuruluydu. Ve Kürdistan’ın neredeyse tüm şehirleri kültür-sanat alanında lale devrini yaşıyordu diyebilirim. Kendimden bir örnek vereyim; ben 2003 yılında Diyarbakır’daki Kültür Sanat Festivali’nde, Dicle-Fırat Kültür Sanat Merkezi’nde 30 günlük def atölyesine katılmış biriyim. Profesyonel sanat hayatına, müzik hayatına başlangıcım yerel yönetimlerin organize ettiği bir festivalde olmuştur. Kardeş Türküler’i de ilk defa orada tanıdım. Hatırlarlar mı bilmiyorum. Onların da Kardeş Türküler müzik aranje deneyimlerini paylaşacakları iki-üç saatlik bir atölyeleri olmuştu Dicle-Fırat’ın üst katında. Ve benim gibi tiyatroya, sinemaya, halk danslarına, fotoğrafçılığa, görsel sanatlar atölyelerine katılan ekip, şu anda Diyarbakır’da, Van’da, Mardin’de, Batman’da, eğer cezası varsa ve sürgüne gitmişse yurt dışında kültür-sanatı temsil etmeye çalışan kişiler, emektarlar, aslında o yerel yönetimler bünyesinde açılan kısa süreli atölyelerde yetişen kişilerdir. Ben de onlardan biriyim. Ben müzik eğitimimi konservatuarda almadım. Bunu, yerel yönetimler çatısı altında yürütülen kültür-sanat çalışmalarının öneminden bahsetmek için vurguluyorum. Matematik mezunuyum. 2005 yılında Matematik bölümünü bitirdim. 2010 yılında İTÜ’ye başvurdum yüksek lisans yapmak için. Dokuz kişi oturdular şöyle; “keşke konservatuar mezunu olsaydın, diploman ya da bir referans mektubun olsaydı” dediler. Dedim, “müzik alanında beni tanıyan kimse yok ki, benim bir referans mektubum yok. Ama ben defle ilgili bir şey yapmak istiyorum”. Ret aldım. İyi ki ret almışım, iyi ki kabul etmemişler beni. O yıl Aram Tîgran Konservatuarı’nda yönetici olarak çalışmaya başladım. Ve bu konservatuar Kürt kültür-sanatı için, özellikle Kürt müziği için insanların gelip kapısını çalacağı, akademik düzeyde temsiliyetinin olacağı bir noktaya geldi, ki şu anda Avrupa’nın birçok ülkesinde farklı branşlarda çocuklarla çalışan, sanat eğitimi alıp Ma Müzik’e stajyerlik için başvuran insanlar var artık. Evet iyi ki İTÜ beni almamış yüksek lisans için.
1999’dan 2010’a kadarki festivaller böyleydi. Niye 2010 diyorum? Çünkü 2010’da Diyarbakır’da, özellikle festivaller birbirinden ayrışmaya başladı. Sinema festivali, müzik festivali, tiyatro festivali… Artık bir okullaşma ihtiyacı vardı. Mezopotamya Kültür Sanat Merkezleri’nin düzenlediği kurslar 4 aylık, 6 aylık kısa dönemli kurslardı. Geriye dönüp baktığımızda, evet, usta-çırak ilişkisiyle insanlar geliyordu. Ama bu işin mutfağında, tüm branşlarda akademik olarak çalışacak; notist olacak, ses mühendisi olacak, enstrüman yapacak, derleme yapacak, çok iyi enstrüman çalacak, bunun eğitimini çok iyi verecek insanlar yetiştiremediğimizi gördük ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi 2010 yılında stratejik planına yeni bir şey ekledi: 5 yıl içinde, ana dilinde eğitim veren, İstanbul Kent Konservatuarı gibi, Bursa Kent Konservatuarı, İzmir Kent Konservatuarı gibi bir kent konservatuarı açma kararı aldı. Ve 2010 yılının Ağustos ayında Aram Tîgran Kent Konservatuarı kuruldu. Niye Aram Tîgran? Bir yıl önce yani 2009’da hayatını kaybeden Aram Tîgran Ermeni bir sanatçıydı ve tüm hayatını Kürt müziğine adamış, son yıllarını da Diyarbakır’da geçirmişti.
Aram Tîgran Kent Konservatuarı’nda sadece müzik eğitimi yoktu. Hem çocuklar hem yetişkinler için müzik bölümü, sinema, halk dansları, tiyatro ve resim bölümleri vardı. Örneğin 2009 yılında Kayapınar Belediyesi bünyesinde açılan bir kültür merkezi bizden bir yıl önce akademi olarak çalışmalarına başlamıştı. Orada ayrıca edebiyat bölümü de vardı. Kayapınar Belediyesi ilçe belediye olduğu için kent konservatuarı açamıyordu. 2010’dan sonra Van’da, Van Büyükşehir Belediyesi tarafından konservatuar statüsünde olan Nûda Kültür Sanat Akademisi açıldı. Yine Ma Müzik’ten farklı olarak orada da edebiyat bölümü vardı. Yani Kürtlerin artık ana dilinde, sanat disiplinlerinde, 3 yıllık hafta içi eğitim veren, mesaisinin sadece bu çalışmalar olacağı insanlar yetiştirmeye çalışan üç tane akademisi vardı. Aram Tîgran 2010-2014 yılları arasında hafta içi akşam ve hafta sonu eğitimler verdi. İki yıllık eğitimlerin sonunda baktık ki sıfır kere sıfır, elde var sıfır. Çünkü eczacı geliyordu, doktor geliyordu, öğretmen geliyordu, üniversite öğrencisi geliyordu ama bütün hayatını profesyonel olarak bu çalışmaya adayacak insan bulamıyorduk. 2014 yılında radikal bir karar aldık. Dedik ki, hafta içi eğitim sistemine geçiş yapıyoruz. Hêlîn onlardan biri, zaten kendini anlatır. Hafta içi eğitim sisteminde Pazartesi’den Cuma’ya, sabah 9’dan akşam 5’e kadar bu eğitim sistemiyle devam edebilecek kişileri seçmeye karar verdik. Sanatsal yeterlilik yetmiyordu. Öğrenciler sanatsal anlamda uçsa dahi eğer 3 yıllık eğitimin sonunda bu işin mutfağında çalışamayacaksa o zaman yine başa dönmüş olacaktık. Radikal bir karar aldık yani. Peki öğrencileri nereden bulacaktık? 2016’ya kadar Kürdistan’ın illerinde belediyeler bünyesinde 52 tane kültür-sanat merkezi vardı ve kayyumlar gelince bunların hepsi kapandı. Bu kültür merkezlerinden Diyarbakır’a gelip 3 yıl boyunca sanat eğitimi alabilecek kişileri tespit etmek için araçlara binip komisyonlar şeklinde Kürdistan illerine dağıldık. Tabii sadece Kürdistan’a değil İstanbul’daki kültür merkezleri aracılığıyla Hêlîn gibi arkadaşlarımıza da ulaştık. İzmir’de, Mersin’de, Adana’da ve birçok yerde yüzlerce kişi başvurdu. Peki bunlar nerede kalacaktı? Belediyelerin imkânlarını değerlendirdik, evler tuttuk ve hafta içi eğitim sistemi bu şekilde başladı tüm branşlar için. Ne zamana kadar? 2016 Ekim-Kasım’ına kadar… Bir gecede Başkanlar gözaltına alındı. Ama bu süre zarfında, yani 2010’dan 2016’ya kadar Aram Tîgran’da onlarca atölye yapılmış, festivaller döneminde yüzlerce farklı sanatçı Diyarbakır’a gelmiş oldu. Biz bu ilişkileri sürekli diri tutmuşuz. Ne zaman anladık? Müziği kurmaya çalışırken… Onlardan da kısaca bahsedeceğim.
Bir gecede her şey gidince aileler, öğrencileri arıyor; “belediyeler gitti artık, eve dönün. Zaten açlıktan öleceksiniz…” Çünkü bütün masrafları belediye karşılıyordu. Bizler, tüm birimlerdeki Aram Tîgran Konservatuarı çalışanları, kayyum geldiği zaman bir plan aşamasındaydık. Atılacak mıyız, bırakacak mıyız? Aram Tîgran Konservatuarı lokasyonu nedeniyle dış birim olduğu için kayyum bir buçuk ay boyunca bizim mekâna gelmedi. Ama biz toplantılar aldık, kayyum gelirse sınıfa almayacaktık. Eğer bizimle toplanmak istiyorsa toplantı salonunda konuşacaktık ama sınıfa almayacaktık. Ve sonra yavaş yavaş kreşlerin kapatılması, kadın birimlerinin kapatılması, belediyeler bünyesindeki Kürtçe çalışmalara müdahale süreçleri başlayınca bütün çocuklarımızın ailelerini topladık. 7-14 yaş arası 400 çocuğumuz vardı. Hepsine dedik ki: “Biz şu an bir yer tuttuk ama inşaatını nasıl yapacağımızı bilmiyoruz. Kürdistan’da taş üstünde taş kalmasa dahi biz bu çocukların müzik eğitimini devam ettireceğiz. Siz var mısınız?” Bir anne elini kaldırdı, dedi ki, “90’lı yıllarda Lice’de köyümüz yakılınca Biz Diyarbakır’a yürüyerek geldik, yalın ayak. Ayakkabılarımızı bile giyemedik. O zaman bırakmadık, şimdi de sizin yanınızdayız.” Ve arkamıza bu ailelerin desteğini alarak o mekânın kapısını kilitledik çıktık. Bir hafta içinde bir mekân kiraladık. Ama bir gecede her şeyimiz gitmiş, artık hiçbirimizin bir maaşı yok, geliri yok. Hiç kimsenin, arabası olan arkadaşın arabasına benzin koyacak parası yok. Hemen TMMOB bir tane konser organize etti, dayanışma konseri, Ma’nın inşaat işleri için. Daha önce Aram Tîgran Konservatuarı döneminde belediyeye iş yapmış birkaç iş insanına dedik ki, “borçla yapın, biz paranızı vereceğiz”. Çünkü bize dilenci muamelesi yapmalarını istemedik. İş insanlarının ne yazık ki böyle bir özelliği var. Siz sponsor olmaları için gidersiniz, onlar size dilenci gözüyle bakarlar. Dedik ki, “borçla gelin yapın, biz para kazandığımız zaman size paranızı veririz”. Onlar inşaatın bir kısmını üstlendiler ama bir yandan işte Hêlînler var, 35 kişi. Tam çocuk akademisinin eğitimi de durdu ama 0-5 yaş eğitimi mekâna çok bağlı. Eğer çocuklar uzun süre bizi görmezlerse eğitim darbe yiyecek, sekteye uğrayacak. Bu nedenle, sırtımıza aldık marakasları, ritim çubuklarını ve 0-5 yaşın eğitimine evlerde devam ettik. Peki akademi öğrencileri ne olacaktı? Onlar da bu süre zarfında duracaklar mıydı? Kayyumlar gelmeden iki ay önce, Kürt keman sanatçısı Brûsk Zanganeh ve Bolivyalı piyanist Sergio Escalera Diyarbakır’a konsere gelmişlerdi. Yakın zamanda yine atölye için Diyarbakır’a geleceklerdi. Bütün masrafları Belediye üstlenecekti. Kayyumun geldiği gece aradılar beni. Dediler, “isterseniz bekleyelim, belediye başkanları bırakıldıktan sonra belki geliriz”. Dedim, “Brûsk belediye başkanları bırakılmayacak. Belediye yok. Sizin bilet paranızı karşılayacak paramız da yok…” Yarım saat sonra aradı, biletleri kesmişler. “İyi günde oradaydık, şimdi de Ma Müzik’in, Aram Tîgran Konservatuvarı’nın direnişine ortak olmak istiyoruz” dediler ve geldiler. Peki atölyenin eğitimi nerede olacaktı? Daire Başkanımız iki katlı villasının her odasını, banyosunu, mutfağını bize açtı. Her gün gizlice gidip 9-10 saat çalışıyorduk. Çünkü kimin gözaltına alınacağını kestiremiyorduk. Bir de OHAL süreci, yani Kürtçenin, Kürt’e dair her şeyin ateşten gömlek olduğu bir süreç. Mesaj göndermiyorduk. Her gün sabit saatte kalkan servisimiz 35 kişilik ekibi eve götürdü, orada piyano ve keman eğitimi aldılar. Ve o atölyeden piyano ve keman eğitmenleri çıktı. Niye? İşte özel bir alana geçtik artık, kamusal bir alanda değiliz, bu kurumu ayakta tutmak zorundayız. Kirası, faturası, arkadaşların ev kiraları… Önümüzde iki tercih vardı. Bireysel günlük yaşamımızı idame ettirmek üzere biz de pilav mı satacaktık, bir markette mi çalışacaktık? Bizler toplumsal kaygıları göz önünde bulundurarak ama bunun bedellerinin de olduğunu bilerek ikinci yolu seçtik. Üç buçuk ay sürdü bu süreç, bir hafta sadece kapıların oluşması için bekledik, kapılarımız yoktu. Öğretmen bir ailemiz geldi, dedi, ”Mamoste neyi bekliyoruz, çocuklar çok sabırsız.” Dedim, ”Barış Hoca, kapı yok.” Bina bitmiş ama kapı için para bulamıyoruz. Yani sınıf kapıları yok, “ne kadar lazım” dedi, “4500 TL lazım” dedim. “Yarın sabah 7’ye kadar benden haber bekle, eğer haber vermezsem bulamamışım demektir.” Saat 7’de aradı, dedi, “parayı getiriyorum”. Marangoza verdik, iki gün içinde kapılar geldi. Önce kurumsal destek için bir açılış konseri yaptık düğün salonunda. Ertesi gün de bütün ailemizi, çocuklarımızı Ma’ya çağırdık. Ma Müzik’i birlikte kurduk.
Niye Ma? Ma “kaldı” demek. Kim kaldı? Direnenler kaldı. Kim kaldı? Müzik kaldı. Kim kaldı? Aileler kaldı, çocuklar kaldı, kadınlar kaldı. Direniş kültürüyle bir arada olanlar, bu çalışmayı devam ettirmek isteyenler… Adımız madem Ma oldu, logonun da buna uygun bir şey olması gerekiyordu. Bizler gökten zembille inmedik. Sırtımızı dayadığımız bir sütunumuz var, güçlü bir background’umuz var Amed Surları gibi. Ve inişli, çıkışlı… Bir hayatımız var, müzik… Porte sürekli akışkanlığı temsil eden beş çizgi. Fermata da “kal orada” demek değil mi? Müziğin üzerinde kaldık ve gitmedik. Süreç çok kaotik bir süreçti. Hâlâ faşizan bir süreçten geçiyoruz. Logomuzda çok sıcak bir rengin olması gerekiyordu. Turuncu bunu temsil ediyor. Çocuklar bir yıl boyunca diyorlardı ki, turuncu okula gidiyoruz. Evet, turuncu renk onlarda Ma müziğin sembolü haline gelmişti. Adımız bunun için Ma oldu.
Beş kişilik bir yönetim kurulumuz var. 35 kişilik ekip personelimiz tamamen bu işi yapıyor, başka hiçbir iş yapmıyor arkadaşlar. Haftanın, ihtiyaca göre, derse göre, çalışma alanına göre 5 ya da 6 günü çalışıyoruz. Sabah 9’dan akşam 7’ye kadar. Şahıs şirketiyle başladık. Dernek açmak çok zordu. OHAL sürecinde dernekler denetime tabi tutuluyordu. Bu nedenle şahıs şirketini açtık. Ve bir yıl önce yerel yönetimlerle de farklı çalışmalar yapabilmek için şahıs şirketini limitet şirketine çevirdik. Büyüdük artık. 2017 yılından 2024 yılına kadar birçok Avrupa Birliği projesine şirket olarak başvurabiliyorduk. Ama yeni açılan fonlara şirket statüsünde başvuramadığımız için Ma adıyla bir dernek kurduk. Ma neyin kısaltılması olabilir diye düşünüp müzik ailesi dedik. Ma Derneği için de aynı logoyu kullanıyoruz. Aynı mekândayız. Bir odası dernek odası oldu. Ve bu dernek aracılığıyla ilk defa bir projemiz kabul edildi. Şu an Ma Müzik’in kapalı bir mekânda kendi konserini yapacağı bir ses sistemi var. Personellerimiz, idari birimlerde çalışan arkadaşlarımız var. İki yıl öncesine kadar bunlar da yoktu. Yemeği nöbetleşe yapıyorduk, dersten çıkıp koşa koşa yemek yapıyorduk, temizliği de biz yapıyorduk. Sonra baktık yetişemiyoruz. Her arkadaşın haftalık 30 saat, 40 saat, hatta benim 55 saat dersimiz vardı, o derslerden yemek yapamıyorduk. Çünkü her gün Ma Müzik ekibine 50 kişilik yemek çıkması gerekiyor. Ve bu 50 kişilik yemeğin tüm masraflarını Ma Müzik aileleri karşılıyor. Ayda bir kendileri para toplarlar, toptancıdan malzeme alırlar. Ma Müzik’in böylesi bir komünal ekonomisi var. Ne gelirse eşit bir şekilde dağıtıyoruz. Önceden bir şey de gelmiyordu. İnanın mucizevi şartlarda sekiz yılı atlattık.
Ben üç yıldır Ma Müzik’te yaşıyorum. Ma Müzik’in bir odasını yaşam alanı haline getirmişim. Kayyumlar geldikten hemen sonra bütün evimi öğrencilere açtım. Zarok Ma’yı kurduktan sonra da bütün evimi kuruma taşıdım. Üç yıldır kurumda yaşıyorum, çok da memnunum. Hêlîn gibi farklı illerden gelmiş, akademiden mezun olmuş ve şu an Ma Müzik’in çalışanı olmuş arkadaşlar da bir arada yaşıyorlar. 35 kişilik ekibin 25’i Ma Müzik Akademisi’nden mezun olan arkadaşlar. Peki bu kaynak nasıl oluşuyor? Kurslardan ücret alıyoruz ama kurs ücretini ödeyemeyecek aileler için, durumu iyi ailelere soruyoruz: “Maddi durumunuz nasıl, ne iş yapıyorsunuz, birkaç çocuğun kurs parasını verebilir misiniz?” Evet diyen ailelerimizi not ediyoruz, üç çocuğun kurs parasını ödeyen, dört çocuğun enstrümanını alan aileler var. Ve hiç ödeyemeyen aileden asla para almıyoruz. Sekiz yıldır Ma Müzik’in her yıl neredeyse 700 öğrencisi var, yarısından fazlası burslu. Yani bir yerden burs bulmuyoruz onlara. Para almadan eğitim veriyoruz. Yerel yönetimlere yaptığımız atölyelerden ya da Avrupa’ya gittiğimiz zaman yaptığımız uluslararası çocuk atölyelerinden gelen kazançlar. Bir mağazamız var, enstrüman satışı yapıyoruz. Hêlîn de anlatacak, sekiz yıllık süre zarfında ilk üç-dört ay çok zorlandık. Enstrümanları tamir için Mersin’e, Adana’ya, İzmir’e, İstanbul’a gönderiyorduk. Şu an bir enstrüman yapım atölyemiz var. Bağlama, sêtel ve def yapıyoruz. Bunların satışından para kazanıyoruz. Sekiz yıldır neredeyse her yıl bir-iki Avrupa Birliği Konsolosluk projemiz kabul ediliyor. Bunlarla hem iş yapmaya hem de kurumun giderlerini karşılamaya çalışıyoruz. Bağışlar alıyoruz. İşte Ma Müzik’in şubeleri var. Zarok Ma, Çand Ma… İstanbul’da iki hafta önce bir şube açtık. Bunların hepsi çok donanımlı ve bağışlarla, desteklerle, sponsorluklarla kurulmuş kurumlar. Ve Ma Aile Dayanışma Ağı, yani Ma’nın aileleri, çocukları bu grubu ayakta tutuyor.
İşte en son yerel yönetimler geldi. Yeni bir model var artık. Yerel yönetimlere iş yapıyoruz ama kesinlikle kurumsal olarak, kurumsal kimlik ve çalışma olarak yerel yönetimler bünyesine girmemeye özen gösterdik. Kurumsal yapılarımızın özerkliğini koruyacağız. Ama buna paralel olarak yerel yönetimler bünyesinde, yerel yönetimlerimiz adına orada kim iş yapacak? Yine bizler yapacağız.
Yarın kayyum gelebilir. Bizler yine Ma Müzik, Zarok Ma, Çand Ma ve İstanbul’daki şubelerimizi büyütmeye devam edeceğiz. Sekiz yıllık süre zarfında şunu çok iyi fark ettik; konsoloslar, heyetler, sanatçılar, büyük projelerle belediye başkanları görüşürdü, biz de arka tarafta otururduk, çünkü belediyenin bir personeliydik, idari personeliydik. O bürokratik yapıdan kurtulmak ayaklarımızdaki prangayı attı. Artık Diyarbakır’a Alman Başkonsolosu gelince önce Ma’ya gelir, sonra Valiliğe gider. İsveç Konsolosluğu, Finlandiya Konsolosluğu, Hollanda Konsolosluğu’yla ilişkilerimiz sekiz yılda çok gelişti, ki şu an örneğin Goethe Enstitüsü bizim kurumsal partnerimiz, Amsterdam Konservatuvarı, Aslan Müzik Merkezi, Rotterdam’da Codarts, sekiz yıllık süre zarfında kurumsal vizyonla oluşan iş birliklerimiz. Bunu asla belediye çatısı altındaki bir maaşa değişmeyiz. Çünkü bu bizi kurumsal olarak sürdürülebilir bir okul, bir eğitim sistemi haline getirebilir. Ötekisi ise belediyenin çok resmi bir bürokratik birimi haline… Siz ne kadar bu ideolojik yapıdan bir belediye başkanıyla çalışıyor olsanız dahi, günün sonunda oranın maaşlı personeliyseniz yeterince bağımsız olamıyorsunuz ama şu an biz kurumsal olarak bütün belediyelere hizmet sunabilecek bir pozisyondayız. Yani maddi olarak ayakta durabilmek için. Belediyeler, yerel yönetimler Türkiye’de dışarıdaki özel sanat kurumlarını desteklemeli, onlardan tiyatro, konser, proje vb. hizmetleri satın almalı ama kültür-sanat kurumlarının belediye çatısı altında köklü olarak örgütlenmemesi gerektiğine inanıyoruz.
Şimdi birimlerimizi anlatmaya geçeceğiz ve sözü Hêlîn’e devredeceğim.
Hêlîn Kılıçarslan: Merhaba. Öncelikle biraz kendimden bahsetmek istiyorum. Ben Tatvan’da bir köyde doğdum. Her zaman aile içinde müzik, tiyatro ve yazarlıkla uğraşan insanlar oldu ve onlar beni çok etkilerdi, özellikle de müzikle ilgilenenler. 6 yaşlarından itibaren müzikle yakından bir temasım oluşmuştu, artık kendi kendime dinleyip ezberlerdim çalınan şarkıları. O zamanlar halam köydeki tüm çocukları toplayıp bir koro kurmuştu, buzağı yarışmalarında bu çalışmalarımızı sergiliyorduk. İlk enstrümanım babamın ağaçtan yaptığı bir kavaldı ama kavala devam etmedim, sadece evde kendi kendime üflerdim… Müziğe daha sonraları bana hediye edilmiş bir plastik gitarla devam ettim. Ailem müziğe ilgim olduğunu gördü ve sonra tahtadan gerçek bir gitarım oldu; okuldaki müzik öğretmenimden bir süre ders aldım. Bazı nedenlerden dolayı 12 yaşımda ailemle birlikte İstanbul’a taşındık, okula İstanbulun Bağcılar ilçesinde devam etmeye başladım. 2012 yıllarıydı gittiğimde, Bağcılar o yıllarda gençlerin her türlü kötü şeye maruz kaldığı bir yerdi, diyebilirim. Ben ise köyden gelmiş, o güne kadar çevresindeki insanlar ya da arkadaşlarından kötülük görmemiş bir çocuktum. Birbirine iyilik yapma isteği duyan yardımsever insanlar görmüş, doğa içinde, güvenli alanın hissettirdiği özgürlüğü yaşayarak büyümüştüm hep. İstanbul
a gelişimle birlikte tüm bu hissettiklerim altüst olmuştu. Herkesin kendini koruma isteği çok şaşırtıyordu beni ve anlamsız geliyordu; madem bu kadar güvende değiller, neden bu şehri tercih ediyorlar diye düşünüyordum. Köyde büyüyen küçük bir kız için İstanbul’a gelip Bağcılar gibi bir yerde yaşamaya çalışmak bayağı zor olmuştu. Her taraftan bir saldırı altındaydım. Hem kültürel çatışmalarım vardı hem de yaşamlarımız farklıydı, bu nedenle adaptasyon sorunları yaşıyordum. Kendim için şunları ifade edebilirim o yıllar için: hemen hemen bütün gençler ve çocuklar uyuşturucunun içindeydiler. Bu artık moda ve güç olmuştu. Kötü bir dönemdi benim için, burada detaylı açmak çok da iyi olmaz ama ben o zamanların ismini bataklık olarak adlandırıyorum. Tabii yapabileceğim bir şey olmadığından, ait olmadığım bu yere alışmaya ve aralarında sırıtmamak için onlara benzemeye çalışıyordum.
Daha sonra Mamoste‘nin de bahsettiği MKM’lerden biri olan Bağcılar’daki MED-DER’le tanıştım. Kürt sanatçı ve eğitmenlerinin bir araya gelip açtıkları bir mekândı, tüm Kürt gençleri ve çocukları kendi kültür-sanatıyla buluşturan bir dernekti. Oraya ailem beni müziğe olan ilgim için ve kültürümü unutmamam amacıyla götürmüştü. Ben o dernekte 3 yıl boyunca bağlama kursuna gittim. O kurs haftada bir gün de olsa beni o karanlıktan çıkarabiliyordu, en azından ait olduğum yerdeyim hissi verebiliyordu. Derneğe gittiğim zamanlardan birinde, Diyarbakır’da bir akademinin açılacağı söylendi, yani ilk başta bahsettiğimiz akademiler. Başlarda açıkçası istemiyordum. Çünkü artık İstanbul’a alışmıştım ve normalleşmiştim; bir ortam edinmiştim, arkadaşlarım vardı. Bir süre sonra, biraz da annemin zoruyla 14 yaşında Diyarbakır’a gittim. Oraya gittiğimde herkesin konuşarak anlaştığını görünce, bir tuhaf oldum. Herkes sakince eleştirip konuşup anlaşıyordu ve o yaşta bile fikirlerime önem veren bir sürü arkadaş edinmiştim. Bunun o zaman tuhaf gelmesinin nedeni İstanbul’da bu durumun tam tersinin oluşuydu, orada anlaşma dilim fiziksel kavga dövüştü. Bundan dolayı hayatımda ikinci bir adaptasyon süreci gerekiyordu, diğer arkadaşlarıma kıyasla bu sürecim daha zordu, çünkü çok küfürlü bir ağzım, serserice hallerim vardı. Bunu düzeltmem bayağı zamanımı aldı. Hocalarım ve arkadaşlarım iyi bilirler, benimle çok uğraştılar. Ama şunu da çok iyi biliyordum ki olmam gereken yerdeyim, en önemlisi de ait olduğum yerdeyim hissi, çocukken kurduğum hayallerimin yerindeyim ve bunun için çok çabaladım.
Özetlediğim hikâyemin ardından şunları söylemek istiyorum, şu an hâlâ bu durumların benzerlerini yaşayan birçok genç ve birçok çocuk var. Kendimden örnek göstererek küçük bir başarı hikâyesi anlatmak istedim. Ben de o bataklığın içinden çıktım ve bir dala tutundum, bu dalın ismi de Ma Müzik oldu. Amacımız bu şekilde, kendi kültürüyle eğitim veren alternatif okullarımızı oluşturmaktır. Ma Müzik’i sadece bir alternatif okul olarak değerlendirmiyorum kendi açımdan. Benim ikinci ailem oldu Ma Müzik. Çünkü ben 14 yaşımda, tam da gelişim sürecimde, ailemle olmam gereken bir yaşta her şeyi geride bırakıp bir yola çıktım ve bu yol bana kendimi tanıttı. Ma Müzik bana hem aile hem arkadaş hem müzisyen hem öğretmen oldu, şimdi de o görevi ben üstlenip kendi öğrencilerime aynı aktarımı yapıyorum.
Ben de dört yıllık süreçte oradaydım. Hepimiz kayyım döneminde aynı şeyi yaşadık. Yani Ma Müzik’in inşaatında hepimizin emeği var. Fayansından tut çeşmesine, bahçesine kadar. Ne kadar emek verirsen o kadar güzelleşir ya, bizim için çok değerlidir her bir köşesi. O zamanlar öğrenciydim ve şimdi ben orada eğitmenlik yapıyorum, öğrencilerim var… Bu böylece nesilden nesle aktarılacak, umudumuz bu yönde.
Şunu da eklemek isterim; JINma adında, kadınlardan oluşan bir grubumuz var ve şu an JINma’da enstrüman çalıyor, vokalistlik yapıyorum. Ayrıca kadın orkestrasının şefi olarak aranjör sorumluluğum var. Çoğu zaman, bugüne kadarki hayatımı gözden geçirdiğimde iç çekip şunları söylüyorum: “Vay be, neredeydim, nereye geldim?” Biz bunu Kürdistan’daki bütün Kürt çocuklarına ve Kürt gençlerine söyletmek istiyoruz, hedefimiz budur.
Şimdi tek tek birimlerimiz hakkında bilgi vereceğim. O zamanlar bizim beş hocamız varsa şu an otuza yakın kişiyiz eğitim veren. Ve bunu gittikçe büyütmeyi istiyoruz. Zarok Ma diye bir okulumuz var, 0-5 yaş arası için. Şu an güncel olarak 272 öğrencimiz var. Mamoste ve bir arkadaşımız bu derslere giriyor.
Şêrko Kanîwar: Zarok Ma… Zarok Ma nasıl oluştu? İlk olarak Aram Tîgran Konservatuarı’nda, 6-14 yaş arası Çocuk Müzik Akademisi kuruldu. Çocuklarla iki günlük atölyeler yapıyorduk. İşte hafta sonları 6-7 saatlik derslerle o akademik müzik sistemini 6 yıl boyunca devam ettirebilecek çocukları seçmeye çalışıyorduk. Zaten kurslar vardı ve her çocuğun sesini duymak istiyorduk. Ses rengi nasıl? Evde neler dinliyor? O çocuklardan biri Deniz Gezmiş’ti. Ana sınıfını yeni bitirmişti. Dedim, “Deniz…” Tabii Kürtçe konuşuyorum. Deniz Kürtçe bilmiyor. Türkçe sordum: “Bir şarkı söyleyebilir misin?” “Kürtçe şarkı bilmiyorum” dedi. “Tamam Türkçe söyle.” Söylediği şarkı şuydu: “Ödevini yap, ödevini yap. Ödevini yaparsan iş sahibi olursun. Çok para kazanırsın. Ödevini yapmazsan iş sahibi olamazsın. Parasız kalırsın.” Ve benim başımdan kaynar sular döküldü. Atölyeden çıktım, yukarı gittim. Eğitmenleri topladım: “Arkadaşlar biz bir hata yapıyoruz, eğitim yaşını düşürmemiz lazım.” Niye, diye sordular. Dedim, “6 yaşında alıyoruz ama 6 yaşına gelene kadar bu sistem çocukları o kadar çok kirletiyor ki. Bizim hiç olmazsa şarkıları öğretmemiz lazım çocuklara.” “Ama olmaz ki, nasıl yapacağız?” dediler. Ben, “0-5 yaş eğitimi gerekli” deyince “sen fantezi yapıyorsun” dediler. Evet, abartmıyorum, Şêrko fantezi yapıyor! Ama inanan sekiz ebeveynle, ki bunların başında bizim Kültür Daire Başkanımız Cevahir Hanım gelir, pilot çalışmalara başladık. 2014 yılının Aralık ayıydı. Aram Tîgran’da bu eğitime uygun öyle bir mekân, 0-5 yaş için uygun bir zemin yoktu, gerekli materyaller yoktu. Sekiz çocukla ilk dersi evde yaptık. İkiye ayırdık onları. Dört çocuk bir grup, dört çocuk bir grup. Ve sonrasında çocuklar bu eğitimi kendi evlerinde görüp içselleştirsin diye her hafta bir çocuğun evine gittik. Bu, zorunlu, öğretilen bir şey değildi; ebeveynlerin katıldığı, annenin, babanın da söylediği, oynadığı bir şeydi.
(Video izletiliyor) Oturan annemiz hamileydi o sırada. Şu an onun çocuğu benim def öğrencim. O oturan Yarîn, 23 aylıktı. 4 yaşındayken onunla Zarok TV’de 3 sezon 156 bölümlük bir müzik programı çektik. Şu an 12 yaşında, santur ve keman çalıyor. Sesi de çok iyi. Ve sekiz çocukla başlayan bu eğitim, dünyanın ilk ve tek, “doğum öncesinden 5 yaşına” müzik okuluna dönüştü.
Evet. Şu an iki tane sınıfımız var. Belediyedeydik. Dört tane dijital kötü piyanomuz vardı. Şu an Ma Müzik’te iki tane grand piyanomuz var. Altı tane akıllı tahtamız, yüzlerce darbukamız var.
Zarok Ma bu şekilde başladı. Peki nasıl okullaştı? Pandemi başladı. 0-5 yaş, ebeveyn katılımlı bir müzik eğitimiydi. Normalleşme başlayınca biz bu kadar kalabalığı aynı sınıfın içinde, yani Ma’nın mekânında bir araya getiremeyeceğimizi fark ettik. Çocuklar, çocuk akademisi, kurslar bir arada mümkün değildi. Ya bu eğitim duracaktı ya da bir yol bulacaktık. Fongogo Bağış Kampanyası’na çıktık. Goethe Enstitüsü bir bağış kampanyası ve proje açtı pandemiden etkilenmiş kültür sanat ve eğitim kurumları için. İki yıl üst üste ondan destek aldık. Buranın inşaatı, kirası, malzemeleri için. Şu an iki dersliği olan bir villa ve sadece doğum öncesinden 5 yaşına kadar olan çocuklara hitap ediyor. Çocuklar 50 dakikalık seanslar şeklinde, haftada bir defa geliyor. Derste gördükleri her şey WhatsApp ile WhatsApp grubuna gidiyor. Her hafta bir şarkı öğreniyor, dört haftada bir de bir dengbêj tanıyorlar. Ailelere deniliyor ki: “Lütfen siz dinleyin, siz izleyin. Çocuk isterse size katılsın. Siz zorlamayın.”
Zarok Ma’nın sloganı şu: “Mala we ya duyemîn, ikinci eviniz.” Çocuklar 50 dakika için gelip 3 saat boyunca kalıyorlar. Çocuk Mekânları diye bir kitapta okumuştum; diyordu ki, “çocuklar için özellikle eğitim mekânlarının normal yaşamla arasında flu bir sınırın olması lazım. Çocuk keskin sınırlarla ayırmasın, burası ev-günlük yaşam, burası okul. Onun için okuldan kaçışlar o kadar fazla ya. Okula zorla gönderiyoruz. Orada koşa koşa gideceği, âşık olacağı bir eğitim sistemi, bir mekân, bir sınıf yok ki. Duvarlar, tel örgüler, kapıda devasa çelik kapılar… Ama şu rahatlığı verince kopmuyor, her gün gelmek istiyor. Zarok Ma böyle bir eğitim sistemine sahip.
Hêlîn Kılıçarslan: İkinci olarak, 6-14 yaş grubu için Zarok Ma Akademimiz var. Şu an 150 öğrencimiz var. Yani Zarok Ma’dan mezun olanlar bize katılıyor. Öncesinde ekstra atölyeler de yapıyoruz çocuklara. Sonrasında duyumla ilgili sınavlar yapıp sınıflara alıyoruz. Bütün bu eğitim sürecimiz 6 yıl sürüyor. Birinci yılımızda yaratıcı drama, halk oyunları, çocuklar için felsefe, stranbêjî / şarkı söyleme, ritim, dil dersi ve ayda bir defa da sanatsal faaliyetler oluyor. İkinci yılımızda teori, solfej, enstrüman, dil dersleri, stranbêjî dersleri oluyor. Bu arada hem atölyelerde hem de doğal ritim orkestramızda, stranbêjî dersleri üstünde ısrarla duruyoruz repertuarı genişletmek için. İkinci yıldan sonraki derslerimiz aynı olup konular giderek zorlaşabiliyor. 6. yıldan sonra mezunlarımız oluyor ve tahmini olarak bu çocuklar 14 yaşlarında olabiliyorlar. Eğer isterlerse de Ma Akademi’ye yani yetişkinlerin olduğu akademiye geçebiliyorlar.
Özetlemek gerekirse, Zarok Ma’da 0-5 yaş grubu eğitim alıyor, oradan mezun olanlar 6-14 yaş grubu için olan Çocuk Akademisi’ne geçiyorlar. 14 yaş sonrası için de Ma Akademi var. Ma Akademi’de armoni dersleri, solfej-ritim dersleri, makam, stranbêjî ve enstrüman dersleri oluyor. Ayrıca bir de yaratıcı müzik öğretim metotları dersi var. Bu da sistemdeki pedagojik formasyon derslerine karşılık geliyor. Birinci yıl enstrüman dersleri vermemeyi tercih ediyoruz. Daha çok çocuklara stranbêjî, halk oyunları ya da öykülerle eğitim vermeye çalışıyoruz. Temeli oturtup sonra teori ve enstrüman derslerine geçiyoruz. Ders verdiğimiz enstrümanlarımız da şunlar: sentûr, piyano, sêtar, tenbûr, bağlama, perküsyon, erbane/def, kaval, dilli kaval, ut, cümbüş, keman.
Kurs Ma; daha çok Ma Müzik’in birinci şubesinde verdiğimiz dersler oluyor. Gerok Ma; gezici atölyelerimiz yani biz mekânsal olarak yetemediğimiz yerlere gezici bir grup olarak gidiyoruz. Köylere, uluslararası mekânlara, Avrupa’ya vs. gitmeye, çocuklara ulaşmaya çalışıyoruz. Bu arada depremde özellikle bu ekip uzun süre deprem bölgelerinde gezici olarak çalıştı.
Atolye Ma: Erbane [def], bağlama ve sêtel üretim-yapım ve tamir atölyesi.
Wêşanên Ma; yayınlarımız… Dün, Diyarbakır Kitap Fuarı’nda tanıtımını yaptığımız yeni bir kitabımız çıktı, repertuar kitabı. Keman metodu, piyano ve zarp metodumuz var. Bu yayınları devam ettirmek istiyoruz.
Eğitim materyalleri üretmek üzere ayrıca bir birimimiz de var. Materyal geliştirme daha çok Ma Müzik Akademilerinde ya da Kürdistan’ın diğer sanat kurumlarında müzik eğitim materyalleri geliştirmek için kurduğumuz bir birim.
Müzik dergimiz, Bîra Mûzîka Kurdî, yani Kürt Müziği Hafıza Merkezi. Derleme çalışmaları, çocuk şarkıları ekibi. Performans olarak da Koma Zarokên Mayê adlı bir ekibimiz var; bizim akademiyi, az önce bahsettiğim çocukları bir araya getirdiğimiz bir orkestra. Zaman zaman onlara da sahne aldırıyoruz.
Doğal ritim orkestramızda, atık malzemelerden yapılan enstrümanların çalındığı, belki 100, belki 200 çocukla hazırladığımız bir konser, bir performans oluyor.
JINma, sadece kadınlardan oluşan bir grup; yani aranjelerini, her şeyini kendilerinin yaptığı bir grup. Koma Ma ise karma bir grup. Hem öğrenciler hem de Mamostelerle birlikte hazırladığımız bir konser ya da sahne oluyor. Bunların dışında enstrümantal performanslarımız oluyor, solo, duo, trio… Dengbêj Divanlarımız oluyor vs…
Biraz hızlı geçmek durumunda kaldık. Dinlediğiniz için teşekkürler…