Yasemin Özer

Yeditepe’nin alternatif okullaşma deneyiminden bahsederken aslında şu an olduğu aşamaya geliş hikâyesini anlatabiliriz. 2010’lu yılların başında ve öncesinde Yeditepe Üniversitesi’nde uzun yıllardır bir tiyatro kulübü bulunuyor ve bu kulüp bir yönetmen eşliğinde oyun çıkarıyor. Ancak bu kulüpte, yönetmen tiyatrosunun başlattığı bir yabancılaşma söz konusu olmaya başlıyor. Sosyalleşme, eğlence ve eğitim aracı olarak tiyatro işlevsiz kalıyor. Yönetmen eşliğinde o dönemin kulübü, aslında şehir tiyatrolarında çıkması beklenen bir oyunun denemelerini yapmış oluyor ve yönetmenin kendi çıkarları için bir şeyler denediği bir proje alanına dönüşüyor. O dönemlerde Eray Mungan ve Çağlar Sucu var kulüpte. Şans eseri, o sene BÜO’nun çıkardığı bir oyunu izliyorlar- Sezuan’ın İyi İnsanı. Aslında temel bir eğitim prodüksiyonu olan bu oyunda herkesin bir amaç etrafında eğlenerek oynadığı, bütünlüklü bir prodüksiyon yapısı görüyorlar. O dönem, Yeditepe’de olmayan bir şey bu. Bu şekilde BÜO mezunlarından İlker Yasin Keskin ile iletişime geçiliyor. Ve o dönemde BÜO’da görülen şeyler, Yeditepe Üniversitesi için bir devrim niteliğinde aslında. Ama bu devrim tabii bir yıl içinde hemen gerçekleşmiyor, aniden değil de yavaş yavaş gerçekleşiyor. Mesela, ilk yılında, ekip kulübe giriş için seçmeler yapıyor. Ama seçmelere katılan herkesi de kulübe alıyorlar. O yıl ilk defa kulüp bu kadar kalabalık oluyor. Sonuçta kulübe bir anda katılan 200 kişi olsa da, bir noktada eriyeceği bilinen bir gerçek. Şu anda da aynı gelenekleri sürdüren bu ekip anlayışı aslında 2012-2013 senesinde oluşuyor. Hiyerarşik olmayan, belirli iş bölümleriyle kurumsallaşan, diğer amatör tiyatro ekipleri ile ilişkilenmeye ve dayanışmaya çalışan, halkçı olan bir yer aslında. Ve temelinde, tiyatronun erişilebilir ve öğrenilebilir olması var. Öğrenciler maddi kaygılarla hangi bölümü seçmiş olursa olsun, derslerden sonra, yeterli emeği ve özveriyi gösterdikçe, tiyatro yapabilecekleri bir yer tiyatro kulübü. Özellikle de öğrencilerine fırsat ve kaynak sağladığını savunan Yeditepe Üniversitesi gibi üniversitelerde bulunması gereken yegâne kulüplerden biri. Nihai amaç da, mezun olunduğunda belirli entelektüel birikime sahip olabilmemiz ve amatör tiyatro yapabilmeye devam edecek zemine sahip olmamız. O zamandan bu zamana her yıl bir eğitim prodüksiyonu oynanıyor. oynanıyor. Belli sorunlar olabilse de, her zaman belli bir estetik seviyenin üstünde, insanların birbirini çalıştırdığı ve birlikte çalıştığı bir ürün çıkar. Eğitim araştırma sürecinde, eğitim prodüksiyonu süreçlerinde yeni üyeleri dışarıda bırakmamaya özen gösterilir.

Eğitim prodüksiyonu ile birlikte, 2014-2015 döneminden itibaren daha dar kadrolu bir kadın oyunu çalışılmaya başlanıyor. Bu noktada Aysel Yıldırım da danışmanlık vermeye başlıyor. Çoğunlukla Sevilay Saral’ın yazdığı oyunları çıkarıyor ekip. Klasik oyunlarda erkeğin egemen olması ve buna rağmen kulüpte kadın yoğunluğunun olması da aslında kadın oyunlarının çıkarılması ihtiyacının nedenlerinden bazıları. Bu şekilde bir senede iki prodüksiyonla devam ediliyor.

Kulüp kolektif olarak yeniden yapılandırmaya gittiğinden beri biz artık yönetmen tiyatrosu değiliz. Danışmanlarımız vardı, yönetmen değillerdi ama eğitim prodüksiyonunun belli bir estetik seviyesinin üstünde çıkacağının garantisini veren otoritelerdi. Yöntem olarak yönetmenlikten ziyade, eğitim prodüksiyonu üzerinden tiyatro eğitimini gerçekleştiriyorlardı ve reji sorumluluğunu ekibe yayıyorlardı. Ayrıca, bir tiyatro eğitiminin yanı sıra, kampüsten kopmadan kulüpçülük konusunda da destek oluyorlardı. Politik tartışmalar açıyor ve örgütlenmeyle ilgileniyorlardı ki bunlar yönetmenin işi değil. Bu şekilde, oyuncular da çalıştırıcılar olarak öğrenebildi ve gelişebildi. Bu, insanların katılımını ve özverisini de teşvik etti. İnsanların birbirini çalıştırması sıradan gözükse de Yeditepe’ye ve aslında genel olarak üniversitelere baktığımızda bu o kadar sık rastlanan bir şey değil. Ortak amaç ve özyönetim, kulübü çok yönlü eğitim anlamında da güçlendiriyor. Kolektif bir ekibiz ama bu ekip içinde de sorumluluklar vardır, kemikleşmiş iş bölümleri vardır ve bunları da belli insanlar yapar ve öğrenirler. Sorumluluk almayı ve vermeyi bekleriz. Reji sorumluluğu tüm ekipte değil de belli birkaç kişidedir, örneğin. Ama tüm ekip, rejinin çalıştığı dramaturjide ortaklaşır.

Alternatif okullaşmayı konuşurken, şu noktaya değinmek de iyi olacaktır. Yeditepe Üniversitesi’nin aslında bir tiyatro bölümü var. Aynı çatı altında, bu iki okul örneğinin de aslında büyük farklılıkları olduğunu söyleyebiliriz. En azından bizim üniversitemizdeki eğitim için, çoğunlukla yönetmen ve bireysel oyunculuk odaklı olduğu söylenebilir. Kulüpte, yönetmen bağımlılığı yoktur. Bunun yerine çok yönlü eğitim alınır ve hiyerarşik olmayan bir sorumluluk dağılımı vardır. Bölümde okumak isteyen biri, bireysel gayeleri ve bireysel oyunculuğu üzerine eğitim alırken; kulüpte eğitimin çok daha fazla ekip çalışması ve kolektivizm ile ilerlediğini görürüz. Çünkü temelinde, bölümde aslında ana akıma ve piyasaya yetiştiriliyor öğrenciler. Kulüpte olan eğitim prodüksiyonu, bir yıl sonu ödevi değil. Kulübün çıkardığı oyun kampüse hitap ediyor her zaman. Eğlenceyi barındırır, seyirciyi tiyatrodan soğutmayacak, sıkmayacak şekilde üretilir. Ve aslında, Yeditepe örneği üzerinde, hep daha fazla öğrenciye ve seyirciye ulaşmaya çalışır. Bir yandan diğer amatör tiyatrolar ile dayanışma ve etkileşim kurar. İATG bünyesinde bulunmamız da bunun en sağlam örneklerinden biri.

Biraz da pandemi öncesi ve sonrası arasındaki farklardan bahsetmek istiyorum. Pandemi öncesinde, kulübün özerkliğinin daha sağlam olduğunu söyleyebiliriz. Ki kulüp çalışmaları 2016 zamanında darbe ile karşılaşmasına rağmen, eğitim prodüksiyonunu etkilemeyecek şekilde süreç devam ettiriliyordu. Bu sekteyi okul ile olan bürokraside çekinceler, bütçelerin düşürülmesi, salon alımlarında krizler yaşanması, danışmanların ücretlerinin düşürülmesi noktalarında görebiliriz. Danışmanlar da aslında bu süreci yarı gönüllü bir faaliyet olarak devam ettirdiler. Ki bu noktada belli bir kadro gelişmişti ve kulübün devamlılığını sağlayabiliyordu. Bu aslında böyle de devam ederdi ama üniversite kulüpte başka bir kültür olduğunu gördü. Oyunlar her ne kadar politik olsa da hiçbir zaman seyirciyi karşısına almıyordu tam olarak.

Aslında pandemi ve pandemi sonrası gelen otoriterleşme ve yasakçılığın baş göstermesi ile yokuşa sürükleniyoruz. Üniversite, pandemiyi ve öğrencilerin kampüste olmayışını da fırsat bilerek tüm kulüpleri tek bir yönetim ve tek bir anlayış etrafında topladı, kalıplara sığdırmaya çalıştı. Öğrenci dekanlığı adı altında tonla tanımlamalar var ama hepsi öğrenciyi denetleme ve kontrol altına alma mekanizması. Sınırların zorlandığı anlarda işin içine biraz tehdit de girebilir, özel bir okul sonuçta. Geçen seneye (Lorca’nın Acıklı Güldürüsü senesi) kadar uzayan süreç, sınırlandırmalar ve belli hakların elimizden alınmasıyla başladı 2021 zamanlarında. Çalışma aldığımız ve kulis olarak da kullandığımız salonun bizden habersiz ortadan ikiye bölünmesi, kendi bilet fiyatlarımızı belirleyememek, oyunu birden fazla kez sahneleyebilmek için bile okul ile uzun tartışmalara girmek zorunda olmamız gibi.

Özel üniversitede şu an kulüpler üniversitenin kurumsallığına dahil edilmeye ve özerklikten uzaklaşmaya itiliyor. Öğrenciler kulüpçü olduklarında üniversitede hizmet veren kitle olarak hareket etmek zorunda kalıyor. Ama maaş da almıyorlar. Kulüpler şu an çok daha ticari kazanç odaklı, hepsi aslında birer pazarlama ögesi, birer reklam. Böyle olunca her kulüp aynı çerçeveye sıkıştırılmaya çalışılıyor. Örneğin, mühendislik kulübünün ve tiyatro kulübünün işleyişi aynı olamaz ama aynı olmaya zorlanıyor. Günün sonunda okula ne kadar kazandırdığına bakılıyor, bir etkinlik talep ederken bile. Bir ticarileşme var. Üniversite de bir şirket olarak yönetilme noktasına geliyor. Kulüpler denetime tamamen açık oldukları için lise düzeyinde hissettirirken, gelir beklenmesi anlamında da piyasalaşıyor ve bir ikilem oluşuyor.

Lorca’nın Acıklı Güldürüsü senesine girildiğinde de, demokrasiden tahakküme direkt bir geçiş var. Kulübün yönetim kurulu için seçim yapılmasına ve aday olunmasına izin verilmemesi, kulüp üyeleri olarak kendi eğitmenlerimiz ile devam etmek istememize rağmen İlker Yasin Keskin ve Aysel Yıldırım’ın işten çıkarılması ile başlıyor sene. Eğitmenleri okul atıyordu tabii ama çalıştırıcımızı kendimiz seçebiliyorduk. En temelinde seçme ve seçilme hakkımız elimizden alındı. Basit demokratik bir hak. Bu hak belki, bir ihtimal, henüz reşit olmamış öğrencilerin olduğu bir lisede olmayabilir; okulun hesap verme durumunda oldukları ebeveynler var ama burası üniversite. Biz bu durumu reddettik ve kavga vermeye devam ettikçe iş okul tarafından yokuşa sürüklendi ve kulüp aktivitesini tamamen durdurdular. Demokrasi talebimiz devam etti; rektörlüğe başvurduk, CİMER’e başvurduk, defalarca hem biz hem de mezunlarımız konuştular ama durum sadece daha vahimleşti. Bu süreçte eğitim araştırma çalışmalarımıza devam ettik, yıl sonunda bağımsız bir oyun çıkardık. Çünkü kulübün temel amaçları vardı ve devam etmemiz gerekiyordu, devam etmeyi istiyorduk da. Kulüp aktivitelerimiz durdurulduğu için gözden uzakta, gizli saklı bulduğumuz dersliklerde çalışmamız gerekiyordu. Hatta tamamen binalar kitlendiğinde, okulun çimlerinde… Bu süreçte mezunlarımızdan destek aldık, oyunun çıkmasına son bir ay kala İlker Yasin Keskin ve Aysel Yıldırım da sürece dahil oldular. Lorca’nın Acıklı Güldürüsü prömiyerini ÖFB’de yaptık. Yılın sonunda bir atama yapıldı, bizden habersiz. Buna da belli mercilere başvurarak karşı çıktık ama sonuç yılın kalanından daha farklı olmadı. Yeni bir okul yılına geçtik, şimdi de sözde demokratik olduğu düşünülen bir seçim sonrasında olduğumuz noktadayız. Kulüp tekrar çalışmalara başladı, eski kadrosu da dahil olarak. Aslında şu anki süreçte yıllardır devam eden kültürü korumaya çalışarak eğitim araştırma süreçlerine devam ediyoruz, yine bir eğitim prodüksiyonu çalışılıyor. Çözüm olarak, kulüp içerisinde iki farklı ekip anlayışına bürünüldü. Okulun da istekli olmasıyla bir ekip, bir hoca ile birlikte oyunculuk atölyeleri üzerinden bireysel oyunculuğu çalışırken diğer ekip de eğitim prodüksiyonuna çalışıyor olacak. Bu noktada bizi kurtaran şeylerden biri de bir senedir bir mezun yapılanmasının oluşmaya başlamasıydı. Çünkü ekip, kendi bünyesi içinden çalıştırıcı sağlayabiliyor ve bir döngüye oturuyor oldu.

Eray Mungan

Yeditepe Oyuncuları’nın alternatif okullaşma deneyiminden kısaca bahsetmem gerekirse, Yeditepe Oyuncuları için 2012 yılı bir dönüm noktasıydı. 2012

öncesinde kulüpte yönetmen tiyatrosu anlayışı hâkimdi. Sonrasında ise kolektif tiyatroya geçiş süreci yaşadık. 2012 öncesinde kulüpte iki yönetmenimiz vardı. Bir yönetmenimiz eski üyelerle, diğer yönetmenimiz ise yeni üyelerle çalışıyordu. Odağımızda bireysel oyunculukların gelişimi ve prodüksiyon çıkarma hedefi vardı. Kendi tiyatro festivalimizi düzenliyorduk. O zamanlar sadece özel üniversite kulüpleriyle irtibat hâlindeydik. En büyük motivasyonlarımızdan biri de ödül veren festivallerdi. Bu dönemde henüz İATP ile tanışmamıştık.

2012 yılında İATP ile tanıştık. Diğer festivallerdeki fuayeler rahat geçiyordu. Fuayelerde oyunlarımız genellikle övgü alıyordu. Ancak İATG’deki fuaye bizi biraz terletti. Örneğin, fuayede reji tartışması açıldı. Rejiyi nasıl yaptığımız soruldu. Rejiyi biz yapmamıştık; yönetmenimiz reji çalışmasını yürütmüştü, fakat ekibimizden hiçbir oyuncunun yüzde yüz rejiye hâkim olduğu söylenemezdi. Eğitim-araştırma çalışmamız zayıf kalıyordu. Oyuna yönelik hangi kitapları okuduğumuz sorulduğunda, oyun metni dışında okunan materyalin çok az olduğunu fark ettik. Bu, oyunculuğa fazlasıyla odaklandığımızı ancak tiyatro eğitimi konusunda eksik kaldığımızı gösteriyordu. Hemen ardından festivalimize BÜO’yu davet ettik. Çok yönlü, katılımcı, herkesin belli konularda yetkin olduğu kolektif bir yapı gördük. İzlediğimiz oyunun büyük ölçüde yeni üyelerden oluşan bir eğitim-araştırma prodüksiyonu olduğunu öğrenince şaşırdık.

Bu süreçten sonra ekibimizde kolektif tiyatro tartışmaları başladı. Ekibimizde 15 kişi vardı ve kolektif tiyatroya karşı çıkan kimse olmadı. Ancak ekibin çoğu mezun olmak üzereydi ve böyle bir değişikliğin gereksiz olduğunu düşünenler vardı. Mezun olmak üzere olanlar, eski sistemin devam etmesini tercih ediyordu. “Benden sonra gelenler bunu düşünsün” anlayışı hâkimdi. Ancak ben ve Çağlar, iki arkadaş olarak, mezun olsak bile deneyim aktarımının olması gerektiğini savunduk. Mezunların da süreci beslediği bir yapı olması gerektiğini düşündük. Bu doğrultuda danışman olarak İlker Yasin Keskin ile iletişime geçtik. Kendisi kolektif bir kulüp anlayışıyla yetişmiş bir tiyatrocu olduğu için bize çok destek oldu.

Sezona iki ekip olarak başladık. Bir ekip, yönetmenle çalışmaya devam etti. Bu ekip, mezun olmak üzere olan eski üyelerimizden oluşuyordu. Ben ve Çağlar ise iki eski üye olarak, yeni üyelerle beraber kolektif tiyatro başlığıyla yeni bir çalışma başlattık. Böylece kulüpte iki ayrı çalışma yürütülmüş oldu. Yeni üyeleri yıllardır seçme yaparak alıyorduk. 200’den fazla kişi başvuruyordu ve bu kadar kişiyi kulüpte ağırlamamız mümkün değildi. Ayrıca, iki eski üye olarak

200 yeni üyeyle bir çalışma yürütmek de zor olacaktı. Bu nedenle aşamalı bir geçiş süreci planlamıştık. Ancak “Herkesin tiyatro yapmaya hakkı vardır” düşüncesi de aklımızı kurcalıyordu. Seçme yaparak bu düşünceyle çeliştiğimizin farkındaydık. Bu ikilem ve kararsızlıklar içinde seçmelerin duyurusunu yapmıştık. Fakat nihai kararımız, seçme yapmamaktı ve seçmelere gelen herkesi kabul ettik. Yeni üyelerle yaptığımız ilk çalışma, kulübe sığamayacağımız için spor salonunda gerçekleşti. Kendilerinin özenle seçildiğini düşünen 200 kişi vardı salonda. Tabii ki bu sayı zamanla azaldı. Böylece seçme yapmadan, doğal seleksiyonla sürecin ilerleyebileceğini deneyimledik. Diğer ekip haftada iki gün çalışırken, biz ekstradan bir günümüzü okumalara ayırıyor ve eğitim çalışmalarına ağırlık veriyorduk. Her yıl minimum bir eğitim-araştırma prodüksiyonu hedefiyle yola devam ettik.

Mezun yapılanmamızdan kısaca şöyle bahsedebilirim: İlk olarak 2019’da bir araya geldik. Pandemiden sonra süreci çok yürütemedik. Online çalışma yapmaya çalıştık, ancak bu çok verimli olmadı ve süreci sonlandırdık. Geçen sene tekrar bir araya geldik. Bu da bizim için zor bir süreçti. Uzun bir süre tiyatrodan uzak kalmıştık. İş koşulları ve iş arama süreçleri gibi zorluklar her zaman vardı. Tüm bu koşullara rağmen amatör ruhunu kaybetmeyen minimum bir tiyatro çalışması oluşturduk. Böylece mezun yapılanmamızın kulübe gelenek aktarımı yapabildiğini gördük. Yönetmen tiyatrosundan kolektif tiyatroya geçiş sürecindeki hedeflerimizden biri de buydu. Mezun yapılanmamız, Yediden Tiyatro olarak, kulübe birçok noktada yardımcı oldu; özellikle oyuncu çalıştırıcılığı ve sahne konusunda. Şu anda ise bir prodüksiyon dönemindeyiz. Prömiyer duyurusunu da yakında yapacağız. Dinlediğiniz için teşekkürler.