Bu değerlendirme yazısı 12-25 Şubat tarihli haber akışı dikkate alınarak düzenlenmiştir. Aşağıdaki başlıklara tıklayarak yazının ilgili bölümlerine ulaşabilir, bölüm sonlarından tekrar başa dönebilirsiniz.

İç Politika başlığı altında Abdullah Öcalan’ın “demokratik toplum çağrısı” üzerine yaşanan gelişmeleri ve beklentileri ele alıyoruz. Ayrıca, baskı rejiminin yarattığı hak ihlallerini ve antidemokratik uygulamaları gözden geçiriyoruz.

Ekonomi başlığı altında artan işçi direnişlerini ve Gaziantep tekstil sektöründe BİRTEK-SEN’e bağlı işçilerin eylemlerini ele alıyoruz.

Dış politika bölümünün odağında Suriye yeniden yapılandırılırken yaşanan siyasi gelişmeler, Münih Güvenlik Konferansı sonrası ABD’nin NATO ve Ukrayna Savaşı’nda benimseyebileceği yeni rol, Almanya seçimleri ve İsrail-Filistin-Lübnan eksenindeki gelişmeler yer alıyor.

Ekoloji başlığı altında ABD eksenli gelişmelere odaklanarak bulut sermayesinin iklim değişikliği üzerindeki etkilerine ve Türkiye’de sömürge madenciliğinin koçbaşı altın madenciliğine, birinci yıldönümünde İliç maden faciasına odaklanıyoruz.

İÇ POLİTİKA

Bir önceki yazımızda “iktidarın seçimle meşruiyet sağlama döneminden, muhalefetin topyekün baskılanması ve yargı eliyle etkisizleştirilmesi dönemine geçildiğine işaret eden güçlü emareler görülüyor” demiştik. Bu baskı rejiminin sürekli el yükselterek devam ettiği bir “distopik” dönemi yaşamayı sürdürüyoruz. Yeni kayyımlar, özellikle Kürt muhalefetine dönük baskılar, “kent uzlaşısı” ile başlayan, ardından tüm HDK’ye dönük ve binlerce ismi kapsayan soruşturmaları, CHP Kongrelerini ve nihayet diplomasını bile malzeme yaparak İmamoğlu’nu hedefleyen yeni soruşturmalar izledi. Rejim bu adımlarla hız kesmedi. Kürtler özellikle Van kayyımına dönük “Nöbet” direnişi ile, öyle kolay teslim olmayacaklarını gösterdiler. Ama baskı politikaları da daldan dala atlayarak farklı alanlara el attı. Önemli bir işçi direnişine liderlik yapan BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in tutuklanmasını, önce İstanbul Barosu’na dönük “eleştiri yasağı” soruşturması ve sonra ekonomi politikalarını ve antidemokratik uygulamaların ekonomideki sıkışmışlığı şiddetlendirmesini eleştiren TÜSİAD yöneticilerine dönük soruşturma takip etti. İstanbul Barosu olağanüstü kongrede alınan güçlü destek ile muhalefetini ve direnişini sürdüreceğini ilan etti. “Barolara da kayyım mümkün mü?” sorusunun yanıtını izleyip göreceğiz. Yaptığı açıklama ile eleştirilerinin arkasında durduğunu açıklayan TÜSİAD yönetimi siyasi baskılar karşısında geri mi çekilecek yoksa ekonomideki kaçınılmaz sorunların varlığı nedeniyle direnç mi gösterecek, bunlar yine bekleyip sonucunu göreceğimiz sorular. Ayşe Barım ile başlayan, ardından Gezi’yi hortlatıp cadı avına dönüştürülen soruşturmalar ise kültür-sanat alanının ve elbet oradaki rant bölüşümünün de es geçilmeyeceğini gösterdi.

Bu baskı rejiminin, giderek daha da şaşırtıcı hamlelerle süreceği öngörülebilir. Durum açık görünüyor. Fakat dönemin tarihi önem taşıyan gelişmesi, adı konulamayan “süreç” hakkındaydı. İmralı Heyeti diplomatik görüşmelerini Güney Kürdistan’a kadar genişletmiş, Öcalan’ın mektupları Kandil, Rojava ve Avrupa’daki kurum ve muhataplarına ulaştırılmıştı. İçerdeki baskı hamleleri ile aşırı tezatlık içinde süren gelişmeler kendi yolunda ve her bölgeden iletilen pozitif ve heyecan verici açıklamalarla ilerlemekteydi. Hüda-Par bile, gelmekte olan altüst edici gelişmeleri görüyor, dışarıda kalmamak ve Kürt bölgesinde “derin Türkiye’nin” acenteliğini sürece uydurmak için el yükseltiyordu. Bölgede yaptıkları Kürt sorunu temalı toplantı sonrası açıklamalarındaki oldukça sert Kemalizm ve devlet eleştirilerini DEM partili ya da Türkiyeli herhangi bir muhalif hareket yapmış olsa apar topar derdest edilecekleri oldukça açık. Son dönemlerin güzide ayar vericisi Mehmet Uçum ve benzeri birkaç zevatın “vatan hainliği ve alçaklık” suçlamalarına karşı Mehmet Metiner ve bazı AKP’li milletvekillerinin çekinik desteklerinin ardından konu buharlaştı.

Nihayet Öcalan’dan beklenen açıklama, biraz da neden olduğu anlaşılmakta zorlanılan bir acele ile geldi. 27 Şubat’ta bu kez genişletilmiş İmralı Heyeti’nin adaya yaptığı üçüncü ziyareti takiben Abdullah Öcalan’ın mektubu okundu. Öcalan bu olağanüstü tarihi mektup ile paradigma olarak artık PKK’nin varlık sebebinin ortadan kalktığını ve dolayısıyla PKK’nin silahları bırakıp kendini feshetmesini, demokratik mücadeleye alan açılması gerektiğini ilan etti.

Bu tarihi açıklama, etrafında yaşanan belirsizliklerle beraber çeşitli kafa karışıklıkları oluştursa da özellikle Kürt bölgelerinde önemli ölçüde heyecan yarattı. PKK’nin hızla Öcalan’ın iradesini tanıdığını ve çağrıya uyacaklarını ilan etmesi, bu tarihi gelişmenin Kürt Hareketi açısından olduğu kadar Türkiye tarihi açısından da büyük bir kırılma anı olduğunu pekiştirdi. Bir dönem kapandı ama hiçbir şey bitmedi. Artık demokratik toplum için yeni ve farklı bir mücadele döneminin başındayız.

Çağrı henüz çok yeni. Belli ki her kesimde uzun süre tartışılacak ve belki de her gün öncesinde kullandığımız cümleleri silip yeniden yazmak zorunda kalacağımız gelişmeler olacak.

Bu aşamada kritik gördüğümüz son birkaç notu ekleyerek bitirmek istiyoruz.

Evet bir yandan umut ve heyecan verici gelişmeler yaşanıyor, bir yandan ise yazının başında saydığımız baskı rejimi dizginlerinden boşalmış vaziyette. Bu tutarsız ve amorf durumun belki de iyice tuhaflaşarak süreceği görülüyor. Dolayısıyla temkini elden bırakmayan bir iyimserlikle gelişmeleri anlamaya çalışmak gerekiyor. Bazı Türkiyeli muhaliflerin iddia ve uyarılarının aksine, bu amorfluk ve olası hayal kırıcı ve yıkıcı sonuçlarının en fazla Kürtler farkında.

Kürtler açısından tarihi yaşanmışlıklar, bir yandan büyük bir umut ile süreci kucaklamayı, ama bir yandan da son derece kaygılı olmayı gerekli kılıyor. İran, Irak, Suriye ve Cumhuriyetin kuruluşunda Türkiye… Kürt toplumunda “tezgâha gelmişlik” deneyimleri oldukça fazla.  O yüzden bu süreçte de her an yine oyuna getirilebileceklerini çok iyi biliyorlar. Fakat bu bilgi yine ve yeniden umut etmelerine ve bu umut ile yine ve yeniden mücadelelerini dönüştürerek yükseltmeye çalışmalarına asla engel değil.

Bu gecikmiş bir aşamadır ve Öcalan’ın mektubunda açıkça belirttiği gibi devletin ne yapacağından ya da ne yapmayacağından bağımsız olarak önemlidir. Mücadele dinamikleri çok önceden başka bir safhaya geçmişken dönüşmemek olası değil. Türkiye’de rejim süreci nasıl yönetirse yönetsin artık ok yaydan çıkmıştır ve yeni bir enerji ile yeni yollar arayarak ilerleyecek yeni bir mücadele dönemine imkân sağlamıştır.

Sonuçta yeni bir sahne kuruluyor. Örneğin Öcalan’ın mesajının önce Kürtçe okunması bile kritik ve dramaturjik bir adımdı. Nitekim başta Sözcü TV gibi birçok kesimi sarstı. Ama şimdilik sahnede sadece Kürtler var. Devlet bazı tehditler dışında sessiz, ana muhalefet şu anda olan biteni izlemeyi tercih ediyor. Türkiyeli sol muhalefet ve aydınların bazıları ise sahnede kendilerine dair küçük de olsa bir alan açmaya çalışmak yerine Kürt Hareketinin yapması gerekenleri tartışıyor, öğüt veren, bazen de hizaya çağıran “bilen abi” olmayı sürdürüyor.

Bizler de dahil muhalefetin yapması gereken şey Kürt meselesini demokratikleşme eksenine oturtmaya çalışmak ve toplumun bütün kesimlerinin barış ve demokratikleşme talebini büyütmesi için nasıl ve ne kadar katkımız olabileceğini tartışmaktır.

Yazının başına dönebilirsiniz

EKONOMİ

İşçi direnişleri

Önceki gündem değerlendirmemizde değindiğimiz gibi bir süredir Antep Başpınar Organize Sanayi Bölgesi’nde işçiler, düşük zam ve kötü çalışma koşullarına karşı birçok fabrikayı kapsayan eylemlere başlamışlardı. Benzer birçok işçi direnişinde olduğu gibi valilik patronları açıktan destekler bir tutumla Antep’te 15 günlük eylem yasağı ilan etti. İşçiler yasağı protesto ettiler ve işçi temsilcileri “direnişe devam” kararı aldılar. Eylem yasağının ardından direnişe öncülük yapan BİRTEK-SEN sendikası Genel Başkanı Mehmet Türkmen gözaltına alındı.

Yine Antep Başpınar OSB’deki Şireci Tekstil fabrikasında direnişe geçen işçilerin iş akitleri feshedildi.

Antep’te, Turgut Özal Küçük Sanayi Sitesi’nde faaliyet yürüten Petek Kontrplak işçileri sefalet ücretine karşı iş bıraktılar. İşçiler kölelik koşullarında çalışmaya karşı insanca çalışma koşulları ve 30 bin lira ücret talep ediyorlar.

Gaziantep son yıllarda, özellikle tekstil sektörünün büyüdüğü bir bölge. Bu anlamda devletin önem verdiği ve sorun çıkmasını istemediği bir alan. Yıllardır, mültecilerin ve kayıt dışı göçmenlerin kullanıldığı ve çok düşük ücretlerle işçi çalıştırılan bir yer. İşçilerin örgütlü bir direnişe geçmesi öyle görünüyor ki büyük bir rahatsızlık uyandırmış. Böylesine kilit bir bölgede yaşanacak işçi direnişlerinin yayılmasından endişe ediliyor. Bu nedenle de yukarıda da belirttiğimiz gibi BİRTEK-SEN sendikası Genel Başkanı Mehmet Türkmen tutuklandı. Durdurulamayan enflasyon ve düşük ücret politikası nedeniyle önümüzdeki aylarda işçi direnişlerinin büyüme olasılığı oldukça yüksek.

S&P’ın yıl sonu faiz beklentisi ve halkın enflasyon tahmini

Kredi derecelendirme kuruluşu S&P, Türkiye için 2025 yıl sonu faiz oranı tahminini yüzde 35’ten yüzde 32,5’e indirdi. 2026 yılı için faiz beklentisi ise yüzde 20 olarak kaydedildi. Kuruluşun 2025 yıl sonu için dolar/TL tahminini 42 olarak açıkladı. 2026 yılı için Dolar/TL beklentisi 47 oldu.

Merkez Bankası’nın düzenlediği ankete göre, 12 ay sonrasına ilişkin enflasyon beklentileri reel sektör için 1,9 puan düşerek yüzde 41,9’a gerilerken, hane halkı için 0,4 puan artarak yüzde 59,2 seviyesine yükseldi. Gelecek 12 aylık dönemde enflasyonun düşeceğini bekleyen hane halkı oranı ise geçen aya göre 2,5 puan azalarak, yüzde 28,3 oldu.

Yazının başına dönebilirsiniz

DIŞ POLİTİKA

Suriye’nin yeniden şekillenişi ve Rojava Özerk Yönetimi’nin durumu

Burada ele aldığımız dönemde Suriye’nin yeniden yapılanması ve Rojava Yönetimi’nin merkezi yönetimle ilişkileri bağlamındaki gelişmeleri aşağıdaki şekilde özetlemek mümkün.

Suriye Ulusal Diyalog Konferansı düzenlendi. Konferansın amacının yeni anayasa, yeni ekonomik çerçeve ve kurumsal reformlar için görüşlerin toplanması ve anayasayla ilgili bir bildiri yayımlanması olduğu bildiriliyor. Konferansta iki temel konu öne çıktı. Bunlardan biri, merkezi yönetimin silahların tek elde toplanmasıyla ilgili ısrarı, diğeri ise İsrail’in Suriye topraklarını işgaline son vermesi çağrısıydı.

Ulusal Diyalog Konferansı’na özerk yönetim davet edilmediği gibi Aleviler ve Dürziler de davet edilmediler. Konferansın daha çok selefi/cihatçı örgütlerin egemenliğinde geçtiği söyleniyor. Konferansa Özerk Yönetim ve SDG’nin çağrılmamasının, Türkiye’nin HTŞ yönetimi üzerinde kurduğu baskıdan kaynaklandığı görülüyor. Nitekim Suriye Ulusal Diyalog Konferansı Hazırlık Komitesi Sözcüsü Hasan Dığeym, konferansa SDG’nin çağrılmayacağına ve Ankara’nın çıkarlarının gözetileceğine işaret etmişti.

Oysa konferanstan önce SDG oldukça uzlaşmacı mesajlar vermişti. SDG ve Özerk Yönetim’e bağlı güvenlik güçlerinin Suriye ordusuna dahil edilmesi, merkezi yönetime bağlı hizmet kurumlarının Rojava’da yeniden faaliyete geçmesi ve Rojava’daki yabancı savaşçıların çekilmesi bu ılımlı mesajlar arasında yer alıyordu. Yine o günlerde SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi, Suriye Cumhurbaşkanı Colani’yi Rojava’ya davet etmişti. Söz konusu mesajların, Abdullah Öcalan’ın mektubunun Rojava’ya ulaşmasından sonra gündeme geldiği öne sürülüyor. Fakat Ulusal Uzlaşı Konferansı’na günler kala Türkiye Milli Savunma Bakanlığı’nın “Suriye Ordusu’nda ayrıcalıklı yapının kabul edilmeyeceği” yolundaki açıklaması, Türkiye’nin Suriye’nin yeniden yapılanma sürecinden Rojava Özerk Yönetimi ve SDG’yi dışlama çabalarının en azından şu aşamada etkili olduğunu ortaya koyuyor.

Bu arada Türkiye’nin desteklediği Suriye Milli Ordusu’nun Afrin’in yönetimini HTŞ’ye devretmesinden sonra bölgeyi ziyaret eden ve Suriye Kürt Ulusal Konseyi’nden (ENKS) yetkililerle görüşen HTŞ yönetimi başkanı Colani Kürtlerin Afrin’e dönüşüyle ilgili olumlu açıklamalar yaptı ve bu konuda SDG ile diyalog kuracaklarını söyledi.

Burada ele aldığımız iki haftalık dönemde Dürziler kendi askeri meclislerini kurup özerklik ilan etti ve askeri meclisin, merkezi olmaması şartıyla ulusal ordunun bir parçası olacağını açıkladı. Suriye’de en örgütlü bölgenin Rojava olduğu, güneyde Dürzilerin özerklik ilan ettiği, Alevilerin ise yine özerklik yönünde çabaları olduğu dikkate alınırsa çokkültürlü ve federatif bir Suriye’nin en makul çözüm yolu olduğu öne sürülebilir.

Farkı etnik ve inanç gruplarını kapsayan, bu grupların tercihlerini yansıtabilecekleri bir rejimin Suriye halkları için en demokratik seçenek olmasına karşın bir yandan HTŞ’nin selefi/cihatçı arka planı, diğer yandan Türkiye’nin Kürtlerin özerklik talebine karşı tutumu, Batı bloğunun Suriye’deki rejimin alacağı biçime ilişkin kararsızlığıyla birleşince iyimser olmak zorlaşıyor. Bu çözümsüzlük ortamı süregiderse, Dürzilerin özerlik ilanı ve Alevilerin henüz güçsüz de olsa benzer yöndeki girişimleri Suriye’yi yeniden bir parçalanışa sürükleyebilir.

Bütün bu gelişmeler yaşanırken İsrail kendi “güvenliğini” öne sürerek Şam’ın güneyinde Suriye güçlerinin bulunmasına izin vermeyeceğini, Güney Suriye’nin silahsızlandırılması gerektiğini açıkladı. Kısa bir süre sonra da İsrail, Şam’ın güneyi ile güneydeki Dera’ya hava saldırıları düzenledi.

Münih Güvenlik Konferansı: Atlantik güvenlik mimarisi sarsılırken

Geleneksel olarak ABD’nin NATO askeri ittifakına bağlılığını yinelediği Güvenlik Konferansı bu sene çok farklı yönde gelişmelere sahne oldu. Konferanstan bir gün önce ABD Savunma Bakanı’nın Trump yönetiminin Ukrayna’da savaşı sona erdirme yönündeki politikasına uygun demeci iki kritik unsur içeriyordu: ABD’ye göre, Ukrayna’nın NATO üyeliği ve Rusya’nın ele geçirdiği toprakların iadesi gerçekçi değildi. Konferansın başlamasının ardından, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD ile Batı Avrupa ülkeleri arasında kurulan güvenlik ittifakının temellerini sarsan açıklamalar birbirini izledi. ABD’li yetkililer Ukrayna Savaşı’yla ilgili ABD-Rusya müzakerelerine Avrupa’nın katılmasının gerekli olmadığını açıkladı. ABD Başkan Yardımcısı JD Vance ise adeta bir rejim ihracına girişti ve özellikle Almanya’da faşist eğilimli AfD’nin hükümet koalisyonlarından dışlanmasını ve AB ülkelerinin görece liberal göçmen politikasını eleştirdi. ABD’ye göre Avrupa kendini savunmak için ABD’ye bel bağlamak yerine savunma giderlerini kendisi üstlenmeliydi.

ABD’nin Ukrayna politikasının bu şekilde 180 derece değişmesi Avrupalı politikacılardan tepki gördü. Almanya Savunma Bakanı, Avrupa’nın barış müzakerelerine dahil olması gerektiğini savunurken Almanya Başbakanı, ABD’nin ülkesinin iç politikasına müdahalesinin kabul edilemez olduğunu açıkladı. Fransız Cumhurbaşkanı Macron da Trump’ı Putin’e taviz vermekle suçladı.

Münih Güvenlik Konferansı ve aşağıda değineceğimiz gelişmeler, NATO’nun çok uzun olmayan bir vadede işlevini yitirebileceği iddialarına yol açıyor. ABD’nin Avrupa’ya ihtiyaç duymadan Ukrayna Savaşı’na son vermek üzere doğrudan Rusya’yla görüşmesi, Rusya’yı Çin’le kurduğu çok yakın ilişkiden uzaklaştırmak ve bütün gücünü “yükselen tehdit” Çin’e odaklamak istemesine bağlanıyor.

Ukrayna Savaşı sona mı eriyor: ABD-Rusya görüşmeleri, nadir elementler anlaşması

ABD ile Rusya arasında Ukrayna Savaşı’nı sona erdirmeye yönelik görüşmeler başladı ve hızlı bir ilerleme kaydetti. Nitekim Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada bir hafta gibi kısa bir sürede bir anlaşmanın sağlanabileceği dile getirildi.

ABD-Rusya görüşmeleri sürerken Trump yönetimi, Ukrayna’daki nadir element yataklarından elde edilecek gelirin bir kısmının ABD’ye aktarılmasını öngören bir “maden anlaşması” için Ukrayna’yı sıkıştırmaya başladı. Trump söz konusu anlaşmayı, ABD’nin Ukrayna’nın savunmasına yönelik harcamalarının telafisi ve bundan sonra Ukrayna’nın çıkarını savunmak için “maddi bir güvence” olarak görüyor. Bu nedenle, maden anlaşması karşılığında güvenlik garantileri talep eden Zelenski’yi sert biçimde suçluyor. ABD yönetimi, kıymetli maden anlaşmasını imzalamak üzere Zelenski’nin çok yakında Beyaz Saray’a geleceğini öne sürüyor.

Ukrayna, Rusya’nın işgal ettiği topraklardan derhal geri çekilip savaşın sonlandırılmasını öngören bir karar tasarısını BM Genel Kurulu’nda oylamaya sundu. AB’nin desteklediği tasarı Genel Kurul’da kabul edilirken ABD ve Rusya tasarıya karşı çıktı; Türkiye’nin tasarıyı desteklemesi ise dikkat çekti.

Yaşanan gelişmelerin Ukrayna’yı çok zor bir duruma soktuğu açık. Ukrayna’nın mevcut liderliği Batı bloğunun “desteği” ve kışkırtmasıyla Rusya’yı zayıflatmayı amaçlayan bir savaşın içine sokuldu; savaşta 500-600 bin aralığında bir can kaybından bahsediliyor. Ukrayna insan kaynağı ve ekonomik olarak büyük bir çöküş içine girdi. Şimdi ise kendisini savaşa sokan ABD tarafından değerli madenlerinin yağmalanması tehlikesiyle karşı karşıya.

ABD’nin politikasını ciddi ölçüde değiştirmesiyle birlikte AB de jeostratejik olarak oldukça zor bir pozisyona girmiş oldu. Ukrayna Savaşı’yla birlikte ABD politikasının güdümüne giren AB’nin ABD’nin benimsediği yeni Ukrayna-Rusya politikası bağlamında kendisine özgü bir politika geliştirmekte ne ölçüde zorlanacağını ve kuruluşunda vaat ettiği gibi dünya sahnesinde bağımsız bir odağa dönüşüp dönüşemeyeceğini izlemek gerekiyor.

Almanya seçimleri

Almanya seçimlerinde korkulan oldu; faşist parti AfD oylarını yaklaşık iki misli artırarak yüzde 20,8 oranında oy aldı. Bu sonuç, bütün Avrupa’da göçmen sorununu merkeze alan aşırı sağ partilerin yükselişiyle uyum içinde ve bu trendi güçlendiriyor. Seçimlerin ana-akım siyaset açısından kazananı merkez sağ Hristiyan Demokrat Birliği (CDU) oldu. CDU oyların yüzde 28’ini almayı başardı. Sol Parti (Die Linke)  oylarını yüzde 4’ten fazla artırarak yüzde 8,77’lik oy oranına ulaştı. Sosyal Demokrat Parti (SDP) tarihin en düşük oylarından birini alarak (yüzde 16) ciddi bir hezimet yaşadı. Yeşiller ise küçük bir oy kaybıyla oylarını önemli ölçüde korumayı başardı.

AfD’nin başarısına yakından bakıldığında, bu partinin çalışan işçiler arasındaki desteğinin yüzde 38’e, işsizler arasındaki desteğinin ise yüzde 34’e yükseldiği görülüyor. seçim sonuçları, iki Almanya’nın birleşmesinden sonra bir tür “sömürge” muamelesi gören eski Doğu Almanya bölgesinde özellikle AfD’nin ve Sol Parti’nin yükselişte olduğunu ortaya koyuyor.

İsrail-Lübnan ve Filistin’deki gelişmeler

27 Kasım’da Lübnan-İsrail arasında yapılan ateşkes anlaşmasına rağmen İsrail ordusu Lübnan’dan çekilmeyi ağırdan alıyor. Burada ele alınan dönemde İsrail ordusu ülkenin güneyindeki beş beldedeki evlere saldırı düzenledi. Lübnan Sağlık Bakanlığı’nın açıklamalarına göre, ateşkesin sağlanmasının ardından İsrail ordusunun saldırılarında 75 kişi hayatını kaybetti, 267 kişi yaralandı. İsrail ordusu, süresi yakında dolacak olan ateşkes anlaşmasına aykırı şekilde Lübnan’daki “beş stratejik noktadan” çekilmeyeceğini duyurdu.

Gazze’deki ateşkes anlaşması kapsamında Hamas ile İsrail arasındaki rehine takasının altıncı turu gerçekleşti. Hamas’ın 3 İsrailli erkek rehineyi serbest bırakması karşılığında İsrail de toplam 369 Filistinliyi serbest bıraktı. Hamas bir açıklama yaparak, kalıcı ateşkesi ve İsrail’in Gazze’den tamamen çekilmesini sağlamak üzere takas anlaşmasının 2. aşamasını yerine getirmeye istekli olduğunu bildirdi.

Yazının başına dönebilirsiniz

EKOLOJİ

Bulut sermayesi ve iklim değişikliği

Elon Musk bir zamanlar iklim şampiyonuydu. 2016 yılında fosil yakıt şirketlerine karşı ‘halk ayaklanması’ çağrısında bulunmuştu. Çünkü dünya ‘kaçınılmaz olarak belli bir zarara doğru sürükleniyor’du ve ‘ne kadar erken harekete geçersek o kadar az zararla’ karşılaşacaktık. Trump 2017’de Paris antlaşmasından çekildiğinde ‘Paris’i terk etmek Amerika ve dünya için iyi değil’ şeklinde tweet atmıştı. Şimdi iklim değişikliğini ‘büyük aldatmaca’ olarak adlandıran Trump’ın danışmanı ve ‘iklim değişikliğinin gerçek’ olduğunu, fakat ‘telaşçıların zannettiğinden çok daha yavaş’ ilerlediğini söylüyor. Trump, Biden’in 2030 itibariyle otomobil satışlarında %50 elektrikli araç hedefini geri çekip taşıt kirlilik standartlarındaki iyileştirmeyi tersine çevirirken, ABD elektrikli araç şampiyonu Tesla’nın milyarder sahibi Musk ne diyor? Musk aylar önce X’te elektrikli araçlara verilen ‘teşvikleri kaldırın’, ‘bu Tesla’nın yararına olacaktır’ demişti. Trump’la birlikte elektrikli araç pazarının büyük oranda daralacağı öngörülse de bunun Tesla’dan ziyade onun Ford ve General Motors gibi rakiplerini etkileyeceği düşünülüyor. Tump’ın seçilmesinin ardından Tesla’nın hisseleri patlama yapmış. Fakat Musk’ın tüketici üzerindeki kutuplaştırıcı etkisinin Tesla’nın satışlarını nasıl etkileyeceği henüz bilinmiyor. Musk’ı tanıyanlar onun bir oportünist olarak tanımlıyorlar. Kafasında jeomühendislik yatırımları için yeni hükümet sözleşmeleri olduğunu, büyük işler yapıp insanlığın kurtarıcısı olarak ün kazanmak istediğini söylüyorlar.

Bu arada Jeff Bezos da sahibi olduğu 10 milyar dolarlık Yeryüzü Fonu’nun Bilim Temelli Hedefler İnisiyatifi (Science Based Targets initiative – SBTi) arkasındaki desteğini durduruyor. SBTi, şirketlerin Paris hedefleriyle uyumlu bir şekilde karbonsuzlaşmasını değerlendiren uluslararası bir organizasyon. Dünyanın en önemli iklim sertifika organizasyonlarından biri olduğu söylenen SBTi’nin ardındaki en büyük iki fon sağlayıcı Bezos ve IKEA idi. SBTi’nin teknik konseyinde yer alan Prof. Doreen Stabinsky, Bezos’un ‘diğer bir grup milyarderle birlikte Trump’a boyun eğdiğini’ söylüyor. Trump’ın ‘iklim değişikliği konusunda açıkça bir şeyler yapan herhangi bir şirkete karşı’ olduğunu ifade ediyor. Trump göreve başlamadan önce ABD’nin en büyük altı bankası küresel bankacılık endüstrisinin net sıfır hedef belirleme grubundan çekilmişti. Gelişmelerin bunlarla sınırlı olmadığı, büyük holdinglerin yeşil hedefleri terk ettiği bir dalganın yaşanmakta olduğu belirtiliyor.

Yükselen aşırı sağın Yeryüzü’ne açtığı savaş

Trump’ın aşırı sağı yeryüzüne açtığı savaşta yanlız değil. Yeşil ekonomi ve Yeşil Yeni Mutabakat’ın şampiyonu AB’nin en güçlü ekonomisi Almanya’dan gelen haberler hiç ferahlatıcı değil. (Almanya’nın Paris antlaşması çerçevesinde 2045 itibariyle net sıfır karbon hedefi var). 23 Şubat’ta yapılacak genel seçimleri ardından iktidara gelmesi beklenen muhafazakârlar (CDU/CSU) yıllardır ekonominin kötü gidişatı hususunda iktidar ortağı Yeşiller’i suçladılar. Sandıktan ikinci parti olarak çıkması beklenen aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) iklim inkârcısı ve anaakım partileri Yeşil-Sol “eko-diktatör” olmakla suçluyor. Gelecek için Cuma okul grevlerinden tanınan aktivist Luisa Neubauer “iklim söyleminin bir cadı avına döndüğünü” ve “Yeşiller’in seçim kampanyasını başkalarının kurallarına göre tanzim ettiğini” söylüyor. Neubauer’e göre Yeşiller bu cadı avı altında açık ve samimi bir yeşil politika vaat edemiyor.

The Guardian yazarı George Monbiot önceki hafta, Trump politikalarını daha geniş bağlama yerleştiren bir yorum yayımladı. Monbiot, şimdilerde Elon Musk’ın adıyla bilinen ABD Hükümet Verimliliği Dairesi’nin kamu hizmetlerine dönük saldırılarının yanı sıra ABD Tüketici Mali Koruma Bürosu’na (CFPB) dönük saldırıya da dikkat çekiyor. Regülasyonlara dönük bu topyekûn sınıfsal saldırıların karmaşık, endüstriyel sosyo-ekonomik sistemin dayanıklılığını zayıflatıp kırılganlığını artırdığını; sistemi afet ve felaketlere açık hale getirdiğini söylüyor. Örneğin yeterli kapasiteyle müdahale edilemeyen Los Angeles yangınlarının sadece sigorta edilmiş hasarının 28 ila 75 milyar dolar civarında olduğu tahmin ediliyor (büyük toplam 160 ila 275 milyar dolar). İlerde bu tür hasarlar mali sistemi istikrarsızlaştıracak şok dalgalarına yol açabilir. Veya kamu hizmetlerinin zayıflatıldığı bir ülke gelecekte ortaya çıkacak pandemi, kasırga, deprem vb. afetlere karşı ne kadar dayanıklı olabilir? Monbiot küresel kapitalizmin sistemik dayanıklılığa karşı bir savaş içinde olduğunu ileri sürüyor; tekelleşmiş (çeşitliliğini kaybetmiş), her tekelin sadece verimlilik peşinde koştuğu (yedek kaynaklardan yoksun), ve farklı parçaları birbirine aşırı bağımlı hale gelmiş (modüler özelliğini yitirmiş) bir sistem dayanıklı olabilir mi? Üstelik bir felaketle karşılaştığımızda geleneksel çevre hareketinin kazanımcı bir coşkuyla ifade ettiği gibi “hepimiz aynı gemide” değiliz. Bu gerçek 2021 yapımı Don’t Look Up (Yukarı Bakma) filminde açıkça hicvedilmişti -bir farkla. Burada bahsettiğimiz felaketler bizzat o felaketlerden korunma ayrıcalığına sahip olanlar tarafından türetiliyor, uzaydan yeryüzüne bir meteor düşmüyor.

Bu arada Yeryüzü’nden homurtular yükseliyor

Yeryüzünün biyo-jeo-kimyasal döngülerinin işleyişinde bataklık ve sulak alanlar büyük öneme sahip. Turbalık alanlar çürüyen bitki örtüsünden kalan yüksek karbon içeriğiyle sulak alanlar içinde özel bir kategori oluşturuyor. Yeryüzünde en genişleri Sibirya ve Kanada’da olmak üzere 450 milyon hektar turbalık alan bulunuyor. (Türkiye turbalık alanların hâkim olduğu bir biyom üzerinde değil; 22 bin hektar kadar olduğu tahmin edilen bu alanlardan geriye -1950’lerden sonra başlayan kurutma çalışmalarından beri- 2 ila 3 bin hektar kadar kaldığı tahmin ediliyor). Yüksek karbon içeriğine sahip bu ekosistemler tahrip edildiğinde atmosfere yanan bir tropik ormandan daha fazla karbon salabiliyor, dolayısıyla turbalık alanların tahrip edilmesi iklim hedeflerini geçersizleştiriyor. Küresel turbalık alanların sadece %17’si koruma altında. Bu arazilerin -madencilik, tarım arazisi açma gibi nedenlerle- mevcut tahribat hızından kaynaklanan karbon salımının dünyada Çin, ABD ve Hindistan’ın ardından adeta dördüncü bir kirletici ülke büyüklüğünde olduğu söyleniyor.

Türkiye’de sömürge madenciliği ve İliç faciasının yıldönümü

13 Şubat 2024’te, Erzincan’ın İliç ilçesine 8 km mesafedeki Çöpler altın madeninde yaşanan facianın üzerinden bir yıl geçti. 2010’dan beri Anagold madencilik tarafından işletilen madende 270 metre yüksekliğinde ve 10 milyon ton ağırlığındaki liç yığını (altını topraktan ayrıştırma işleminden arta kalan asit, baz, siyanür gibi çözücü bileşiklerle kirletilmiş toprak) kayarak 9 işçinin ölümüne neden oldu. Anagold, Çalık Holding ile Denver-ABD merkezli ve Kanada-ABD sermayeli SSR (eski adı Silver Standard Rescources) madenciliğin bir ortaklığı.

Türkiye’de vahşi sömürge madenciliğinin koçbaşı haline gelen altın madenciliğinin kısa geçmişi Esra Tatlıcı ve Ege Yalçınalp’in hazırladığı BBC Türkçe’nin derlemesine göre şöyle anlatılıyor: Türkiye’de altın madenciliği için ruhsat ilk olarak 1980’lerde Özal hükümetleri tarafından veriliyor. Türkiye’de ilk altın madeni, 1990’lar boyunca uzun bir halk mücadelesine sahne olduktan sonra, 2001 yılında Bergama-Ovacık’ta açılıyor. İzmir Ekonomi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Hayriye Özen’e göre 1997 tarihli bir Danıştay kararı bu konuda kritik önem taşıyor. O yıl Danıştay, “siyanürlü altın işletmeciliğinin kamu yararı taşımadığına” dair, Türkiye’de altın madenciliğinin önünü kapatan bir karar alıyor. Bunun üzerine madeni işletmek isteyen Avustralya sermayeli Normandy Mining projede bazı değişikliklere giderek yeni bir başvuruyla işletmenin önünü açıyor. 2001 yılındaki ekonomik kriz altın madenciliğine meşruiyet kazandırıyor, kamuoyu ikna ediliyor, madene karşı çıkan yerel direnişçiler ve STK’lar ise çok yaygın bir şekilde, Avrupa ve Alman vakıflarının Truva atı olmakla suçlanıyorlar. 2001’de 1.4 ton/yıl altın üretimiyle başlayan endüstri bugün 20 altın madeninde yaklaşık 30 ton/yıl üretim yapıyor. Bunların beşi doğrudan yabancı şirketler tarafından işletilirken diğerlerinin yabancı iştirakli karmaşık sermaye yapıları var. İşletmeye hazırlanan 13 ayrı altın yatağı ve yüksek potansiyel taşıdığı düşünülen 20 kadar yatak var. Türkiye Altın Madencileri Derneği’ne göre 1.500 ton işletmeye hazır, 4.500 ton potansiyel rezerve sahip. Siyanür ve arsenik gibi ağır metallerin yarattığı ölümcül kirlilik tehlikesinin yanı sıra, mevcut cevherlerin veriminin kabaca 10 gram altın/1 ton toprak olduğu dikkate alındığında, tonlarca altın üretimin canlı ve cansız yeryüzü üzerinde yarattığı tahribatı gözünüzün önüne getirebilirsiniz. Bu konuda bilgilendirici bir video için TEMA vakfı tarafından hazırlanan animasyonu izleyebilirsiniz.

Altın madenciliğinin pıtrak gibi büyümesinde 1985’te çıkarılan maden kanununun orman ve meralarda milli menfaat nedeniyle madencilik faaliyetine izin verecek şekilde, 29 kere değiştirilmesi kritik bir rol oynamış. Bergama-Ovacık’ın üzerine ilave edilen 19 altın madeninin kahir ekseriyeti 2010-20 yılları arasında işletmeye alınmış. Türkiye henüz dünyanın en büyük altın üreticilerinden biri değil, ama altına olan taleple dünyada dördüncü sırada (yılda 200 ton – bunun önemli bir kısmı ithalat yoluyla karşılanıyor), takı üretiminde ikinci sırada yer alıyor. Türkiye’de üretilen altın Merkez Bankası’na, bankalara ve kuyumculara satılıyor. İthal ve yerli üretilen altın kuyumculuk sektöründe işlenerek iç ve dış piyasalara satılıyor. Doğrulanması gereken bir iddiaya göre, Türkiye’de ziynet ve yastık altı tasarruf amaçlı altın kullanımından vazgeçilse, mevcut üretimin %80’i boşa düşebilir!

İliç maden kazasının ardından yazdığı bir dizi yazıyla gazeteci Bahadır Özgür, altın madenciliğinin arkasındaki karmaşık ve yozlaşmış rant ağını gözler önüne sermişti. Ayrıca, İliç madeni için çalışan 36 taşeron şirkete işaret ederek bir yerel oligarşinin varlığından söz etmişti. Madene ÇED raporu hazırlayan SRK Danışmanlık yöneticisinin kazadan kısa bir süre önce Anagold’un yönetimine geçtiği ortaya çıkmıştı. Anagold’un kazadan iki yıl önce 2022’de neden olduğu siyanür sızıntısı kazasının ardından denetim yine Anagold ile çalışan bir firmaya yaptırılmış ve bu denetim işletme izni için yeterli görülmüştü. Kazadan bir yıl sonra gelinen noktada SSR, borsa hisselerindeki geçici düşüşün ardından toparlanmış vaziyette işletmeye yeniden başlamak üzere iktidarla pazarlık yürütüyor. Türkiye’de dokuz bölgede Çalık’la birlikte altın çıkarmaya devam ediyor. İliç faciasıyla ilgili iddianamede 8’i tutuklu 43 sanık “Çevreyi taksirle kirletmek” ve “Taksirle ölüme neden olmak” suçundan 2 ila 15 yıl hapis istemiyle yargılanıyor. Madene her türlü izni veren Çevre Bakanı Murat Kurum’u asli kusurlu gören bilirkişi heyeti ise değiştirilmişti. İlk duruşma 27 Mart’ta.

Yazının başına dönebilirsiniz