İmamoğlu ve İBB’ye niçin operasyon düzenlendi?

İktidar işçi sınıfı ve yoksulların aleyhine kemer sıkma politikası uygularken olası seçimleri, öncesinde bir seçim ekonomisi de uygulayabileceği şekilde, 2027 sonu veya 2028 gibi bir tarihe erteleme eğiliminde. Ortadoğu’daki gelişmeler iktidarı Kürt silahlı hareketiyle bir müzakere sürecine zorladı. Bunu içerde kendi hanesine yazmaya, sandık desteği devşirmeye çalışıyor. Diğer sağ partilerden kadro devşirmek üzere de belli transferler yürütüyor. Mecliste çoğunluk ikna edilebilirse Erdoğan için yeni bir başkanlık döneminin önünün açılmasının hedeflendiği aşikâr. Bu esnada kolay bertaraf edilemeyecek bir siyasi rakip olarak varlığını koruyan Ekrem İmamoğlu çok çeşitli soruşturma dosyalarıyla kuşatma altına alındı. CHP buna bir cevap olarak, bir anlamda el yükselterek İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığını erkenden ilan etti. İktidar buna gözaltı ve tutuklamalarla cevap verdi. İmamoğlu’nun seçilme hakkının elinden alınması olasılığı, Türkiye’de otoriter rejimin kurumlaşmasında çok tehlikeli bir dönüm noktası.

İmamoğlu ve İBB’ye yapılan operasyonun hukuki içeriği nedir? Bunu iktidarın siyasi hedeflerinden ayrı değerlendirmek mümkün mü?

Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanlığı yarışına girdiği 31 Mart 2019’dan bu yana yaşadığı yargısal süreçler, Türkiye’nin siyasi ve hukuki tarihinde derin izler bırakmaya devam ediyor. İlk seçim zaferinin ardından yaşanan itirazlar, tekrarlanan seçim süreci ve ardından gelen hukuki soruşturmalar, Erdoğan’ın çok önem verdiği İstanbul’da tekrar seçim kazanması, CHP içi çalkantılar, Cumhurbaşkanlığı adaylığı İmamoğlu’nun siyasi kariyerini adeta bir labirente sokuyor.

2019 ve 2024 yerel seçimlerinde DEM Parti (HDP) ile yapılan örtülü veya açık işbirlikleri, İmamoğlu’nun zaferinde kritik bir rol oynadı. Ancak bu iş birliği, iktidar kanadından sert eleştirilere hatta suçlamalara da neden oldu. İktidar bloğu, DEM Parti’yi (HDP’yi) “terörle iltisaklı” olarak nitelendiriyor. Bu nedenle, İmamoğlu’nun da DEM Parti ile iş birliği yapması, iktidar tarafından “terör destekçisi” olmakla suçlanmasının da gerekçesi. Oysa ki, DEM Parti, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) temsil edilen, legal bir siyasi parti. Siyasi partilerin, yasal sınırlar içinde, seçimlerde işbirliği yapması veya ittifak kurması da demokratik sistemin bir parçası. Ancak bu durum, iktidarın İmamoğlu’na yönelik ithamlarının ve yargısal süreçlerin temel dayanaklarından biri haline geldi.

Güncel gelişmeler burada dikkat çekici bir çelişkiyi de ortaya çıkardı. İktidar, bir yandan “yeni çözüm süreci” adı altında DEM Parti ile görüşmeler yapıp, PKK lideri Abdullah Öcalan ile siyasi görüşmeler yürütüyor, öyle ki MHP lideri Bahçeli, Öcalan’ın umut hakkından faydalanması ve Meclis çatısı altında siyasi faaliyet yürütmesinden bahsedebiliyor, diğer yandan İmamoğlu’nun DEM Parti ile yaptığı yasal seçim işbirliğini “terör faaliyeti” olarak tanımlıyor. Hatta “kent uzlaşısı” adı verilen seçim işbirliğinde HDK bir terör örgütü olarak niteleniyor. Oysa HDK’nin terör örgütü olduğu konusunda kesinleşmiş bir yargı kararı bulunmuyor.

DEM Parti ile yapılan seçim ittifakları, İmamoğlu’nun başarısında kritik bir rol oynarken, iktidar kanadının bu ittifakın devamını, iktidarın siyasi geleceği açısından ciddi bir risk olarak gördüğü anlaşılıyor.

İmamoğlu aleyhine açılan soruşturma ve davaların kronolojik sıralaması ve mevcut durumları şöyle:

  • YSK üyelerine hakaret davası: 2019’da açılan davada, İmamoğlu’na 2 yıl 7 ay 15 gün hapis ve siyasi yasak cezası verildi. Şu anda istinaf süreci devam ediyor, her an karar çıkabilir. Bu davada verilecek aleyhe karar (siyasi yasak) İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanı adaylığını engelleyebilir. 
  • Ordu Valisi’ne hakaret davası: 2021’de sonuçlanan davada, İmamoğlu 7.080 TL adli para cezasına çarptırıldı.
  • Şadi Yazıcı’ya hakaret davası: 2023 yılında açılan davada beraat etti.
  • Beylikdüzü dönemindeki ihale davası: İhaleye fesat karıştırma suçlaması ile açılan bu davanın bir sonraki duruşması 11 Nisan 2025’te görülecek.
  • Usulsüz harcama soruşturması: Görevi kötüye kullanma suçlaması ile 2024 yılında açılan soruşturma devam etmektedir.
  • İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek’e yönelik sözleri nedeniyle açılan dava: Tehdit, terörle mücadelede görev almış kişiyi hedef gösterme suçlamalarıyla açılan bu davanın ilk duruşması, 11 Nisan 2025’te yapılacak.
  • Diploma iptali süreci: Bu süreçte, idare hukukunun temel prensiplerinden olan “kazanılmış hak” ilkesine aykırı işlemler yapıldığı “diploma iptalinin, öğrencinin haklı beklentisi ve kazanılmış hakkı ilkesine aykırı olduğu”  iddiaları öne çıkıyor. İstanbul Üniversitesi yönetiminin süreç içindeki çelişkili kararları, kamuoyunda kafa karışıklığına neden oldu. Bu süreçte İktidarın ve yandaş medya kuruluşlarının ciddi baskı kurduğu bilinmektedir. Resmi belgede sahtecilik iddiasıyla açılan soruşturmada İmamoğlu şubat ayında ifade vermeye çağrıldı. İdari mahkeme süreci devam ediyor.
  • Terör soruşturması: “PKK ile ortak hareket etme” ve “PKK üyelerini İBB’ye yerleştirme” iddialarıyla başlatılan soruşturma kapsamında gözaltına alınan İmamoğlu, terörden tutuksuz yargılanacak.
  • Yolsuzluk soruşturması: “İş adamlarını para vermeye zorlamak, rüşvet almak” gibi iddialarla başlatılan soruşturma sonucunda İmamoğlu tutuklandı.

Yolsuzluk soruşturması kapsamında verilen tutuklama kararı, kamuoyunda büyük bir tartışma yarattı. Dosyadaki gizli tanık ifadeleri ve diğer raporlar, tutuklama için yeterli delil teşkil ediyor mu, bu büyük bir soru işareti.

“İş adamlarını para vermeye zorlamak”, “rüşvet almak gibi iddialar” ileri sürülüyor. Bu iddialar, İBB’nin bazı ihalelerinde usulsüzlük yapıldığı ve bazı iş insanlarından zorla para alındığı yönünde. Rüşvet almak ve çıkar amaçlı suç örgütü kurmak veya yönetmek gibi ağır suçlamalar da bulunmakta. Bu suçlamalar, İBB’deki bazı görevlendirme ve ihale süreçlerinde usulsüzlükler yapıldığı ve bu usulsüzlüklerin bir çıkar örgütü tarafından organize edildiği iddiasına dayanmakta.

“PKK ile ortak hareket etme” ve “PKK üyelerini İBB’ye yerleştirme” iddiaları: Bu suçlamalar, İmamoğlu’nun kendi ifadesiyle İstanbul ittifakı, HDK’nın nitelemesi ile “kent uzlaşısı” adı altında yaptığı seçim işbirlikleri ve bazı İBB çalışanlarının geçmişleri üzerinden yapılmakta. İBB Başkanı olarak İmamoğlu, yolsuzluk, rüşvet almak, çıkar amaçlı suç örgütü kurmak/yönetmek ve terör örgütü ile işbirliği yapmak gibi suçlamalarla karşı karşıya. 

Terör soruşturmasında “kuvvetli suç şüphesi” bulunmasına rağmen, yolsuzluk dosyasından tutuklama kararı verilmesi nedeniyle bu dosyadan da tutuklama kararı verilmesine gerek olmadığı şeklinde bir karar verilmiş olması da takibi gereken bir gelişme olarak önümüze çıkıyor. Zira bu soruşturmada verilmesi muhtemel tutuklama kararı sonrasında İBB’ye kayyım atanması bekleniyordu. DEM Partili belediyelerde terör soruşturmasının açılması dahi İçişleri Bakanı tarafından kayyım atanması için yeterli bir sebep oluştururken, bu ülkenin batısında farklı bir şekilde uygulanıyor ve şu ana kadar ancak tutuklama kararı verilen kişilerle ilgili kayyım ataması yoluna gidildiği görülüyor. Bu ikili hukuk uygulamaları da yargının araç olarak kullanımına başka bir örnek oluşturuyor. (Bkz. Şimdi ne olacak: İmamoğlu’nun “terör” suçundan serbest kalması kayyım yolunu kapatır mı, siyasi yaşamı nasıl etkilenecek?)

Kent uzlaşısı suçlaması temelli terör dosyası nedeniyle İBB’ye kayyım atanması ihtimali, siyasi gündemi meşgul etti ancak 26 Mart’ta yapılacak başkan vekili seçimi duyurusu, bu olasılığı şimdilik ortadan kaldırmış görünüyor.  CHP’ye kayyım atanması ihtimaline karşı CHP’nin kurultay kararı alması da konuşulan siyasi gündemler arasında. MHP’li Feti Yıldız halen bu ihtimalin devam ettiğine dair yorumlarda bulundu. Tüm seçeneklerin masada olduğu yorumu yapılabilir. Araçsallaşan yargı, siyasi iklime göre kayyım yoluna gidebilir de gitmeyebilir de.

Kürt illerinde sıradanlaşan kayyım atamaları ve seçilmişlerin tutuklanması gibi uygulamaların, seküler kesimin siyasi merkezi olan CHP’ye yönelmesi, ülkenin batısında büyük bir şok etkisi yaratmış görünüyor. Hukukun evrensel ilke ve esaslarının, herkese eşit ve adil bir şekilde uygulanması gerektiğini hatırlatmak bir kez daha önem kazanıyor. Yaşanan süreçler, yargının siyasallaştığı ve siyasi iktidarın ana muhalefeti zayıflatmak için yargıyı bir araç olarak kullandığı yönündeki tespitleri güçlendiriyor.

Müzakere süreciyle İmamoğlu-İBB operasyonu nasıl oluyor da bir arada, iç içe yürüyor? Bir tarafta demokratik çözüm diğer tarafta otoriterleşme olduğu görüşü doğru mu?

1 Ekim 2024’te TBMM’nin yeni yasama yılının açılışında, Devlet Bahçeli, DEM parti sıralarına gitti ve Tuncer Bakırhan ile bazı milletvekillerinin elini sıktı. Ardından 22 Ekim’de MHP Meclis Grubu toplantısında Bahçeli, Öcalan’a örgütü lağvetmesi koşuluyla “umut hakkı için başvurması ve TBMM’de DEM Parti grup toplantısında konuşması” için çağrıda bulundu. Herkes şaşkınlık içindeydi ve şu soruyu soruyordu: “Ne oldu da Bahçeli birdenbire böylesine beklenmeyen bir şey söyledi?”. Kısa süre sonra durum anlaşıldı. HTŞ Kasım sonunda harekete geçmiş ve 8 Aralık 2024’te Şam’ı ele geçirmişti. Türkiye bu operasyonu önceden biliyordu ve Bahçeli’nin hamlesi Suriye’de değişen durumla ilgiliydi. Bu durum Türkiye açısından kritik bir öneme sahipti. Hem Suriye’nin kontrolü hem de Rojava’nın ortadan kaldırılması Türkiye’nin temel hedefleri arasındaydı. Ancak öyle anlaşılıyor ki ABD, Türkiye’ye Rojava’ya dönük bir operasyon için izin vermedi ve Kürtlerle görüşme yapılmasını tavsiye etti. Türkiye açısından, Öcalan’la başlayan müzakere sürecinin bir başka önemiyse, Kürtlerin İsrail’le kurabileceği olası iş birliğinin önlenmesiydi. Dolayısıyla Öcalan’la ve Kürt siyasi hareketiyle başlatılan müzakere sürecinin Türkiye’nin iç dinamiklerden çok Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerle ilgili olduğunu söylemek gerekiyor. Ayrıca şu da unutulmamalı ki Türkiye’nin Kürt Hareketine sunduğu bir demokratikleşme vaadi yok. PKK’nin koşulsuz silah bırakması ve Rojava’daki özerk yönetimin kendini feshederek yeni Suriye yönetimine katılması isteniyor. Bunu yapabilecek tek kişinin ise Öcalan olduğu biliniyor. Kürt hareketinin tavrı ve Öcalan’ın açıklaması ayrı bir değerlendirmenin konusu. Fakat Kürt meselesinde demokratik bir açılım yapılırken muhalefete karşı otoriterleşmenin artırılması gibi bir durum hiçbir zaman olmadı.

Türk-İslamcı müesses rejim ve onun liderleri yani Erdoğan ve Bahçeli, yeniden şekillenmekte olan dış konjonktürü de kullanarak yeni bir pozisyon alıyordu. Bir taraftan Kürtler, katliam ve yok etme tehditleriyle kontrol altına alınmaya çalışılırken diğer taraftan muhalefetin dağıtılması hedefleniyordu. Kürt hareketiyle başlatılan müzakerelerin de uzun zamandır seküler muhalefetle iş birliği halinde olan DEM Partiyi oradan uzaklaştırabileceği düşünülüyordu. 2023 seçimlerinden sonra gerçekleşeceği umulan ekonomik toparlanma gerçekleşmemiş, yoksulluk giderek büyümüş, işçi direnişleri başlamış ve en önemlisi bu durumu kendi lehine çevirebilecek muhalif bir lider ortaya çıkmıştı. Ayrıca Öcalan’la yapılan müzakereler ve sürecin işleyişi de Erdoğan’a beklediği desteği sağlamamıştı. Rejimin, bu ekonomik ortamda ayakta kalabilmesi için baskıyı arttırmaktan ve otoriter yönetimi bir üst seviyeye çekmekten başka çaresi kalmamıştı. Bu noktada harekete geçildi. İmamoğlu tutuklanarak siyaset dışına itilecek, DEM Parti ile seküler muhalefetin arası açılacak ve muhalefet paralize edilecekti. Bu plan tutar mı bilinmez ancak yeni ve daha baskıcı bir döneme girdiğimizi söylemek yanlış olmaz. Bundan sonra olacakları biraz da muhalefetin atacağı adımlar ve oluşan tepkiyi doğru yönetebilmesi belirleyecek gibi görünüyor.

İstanbul Saraçhane Buluşmalarına Kimler Katılıyor?

CHP, Ekrem İmamoğlu ve çalışma arkadaşlarının gözaltına alınması sonrasında Saraçhane’de destek ve dayanışma buluşmaları organize etti. 19 Mart’tan beri devam eden bu buluşmalarda sayıları her gün artarak bir milyona yakın İstanbullu bir araya geldi. 

Saraçhane buluşmalarına gençler büyük bir katılım gösteriyor. İlk öğrenci eylemi Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesiyle,  diplomayı iptal eden İstanbul Üniversitesinde başladı. İmamoğlu’yla birlikte diploması iptal edilenler arasında Galatasaray Üniversitesi’nin işletme bölüm başkanı Prof. Dr. Aylin Ataay Saybaşılı’nın olmasıyla GSÜ öğrencileri bu durumu protesto etti. Öğrenci eylemleri kısa sürede diğer üniversitelere yayıldı. Üniversite öğrencileri Saraçhane buluşmalarının da bir parçası haline geldi. 

Saraçhane buluşmalarına sadece üniversiteliler değil, liseliler ya da eğitim imkanı olmayan farklı sınıflara mensup gençler de katılıyor. İmamoğlu’na yapılan haksızlıklara karşı çıkılmasının yanında gençlerin Saraçhane eylemlerine katılmasının önemli bir nedeni, iktidarın çok yönlü politikalarının gençlik kesimi üzerindeki etkileri. Seküler alanın daraltılması, ekonomik kriz, işsizlik ve yoksulluk gençler üzerinde büyük bir baskı ve sıkışma yaratıyor. İBB’nin açtığı kültür merkezleri, kütüphaneler, çocuklara ve gençlere yönelik sosyal politikalar gençlerin sosyalleşme, sanat ve bilimle buluşma alanlarını çeşitlendirmiş ve gençlere nefes alma imkanı yaratmıştı. Saraçhane eylemleri gençlerin yaşadıkları sorunları ifade etme imkanı sağlıyor. 

Gençlerin arasında kadınların sayısının fazlalığı öne çıkarken mitinge her yaştan çok fazla sayıda kadın destek veriyor. İBB’nin kadınlara yönelik politikaları, kadın istihdamının artırılması, sosyal belediyecilik, anne kart ve yine bir soruşturma konusu olan kreşler kadınların yaşamını oldukça kolaylaştırdı. Kadın haklarına saygılı ve kadınları destekleyen bir başkan profili çizmesi İmamoğlu’nun kadınlar arasında desteğini arttırdı. 

İktidarın politikalarına karşı çıkan siyasi partiler, sendikalar ve sivil toplum örgütleri Saraçhane buluşmalarının bileşenleri arasında yer alıyor. Taşıdıkları pankartlarla isimleri öne çıkan sol çevrelerin yanında milliyetçi kesimler mitinglerin geniş katılımlı bileşenleri arasında yer alıyor. Kürt siyasi hareketi Ekrem İmamoğlu’na yapılan operasyon karşısında net bir tavır alıyor. Saraçhane buluşmalarına Kürtler herhangi bir parti kurum adını öne çıkarmadan katılım gösteriyor. Mitinge katılan milliyetçi kesimlerin tepkileri İmamoğlu’na desteğin ötesine geçip kimi zaman Kürtlere ve Kürt siyasetine yönelik tepkilere dönüşebiliyor. Özellikle Bahçeli’nin başlattığı sürece yönelik tepkiler Kürt siyasetine karşı sloganlarda alanda kendini gösteriyor. Örneğin Mansur Yavaş’ın İBB’ye destek için geldiği eylemde Newroz kutlamalarını hedef alması eyleme katılan kesimler üzerinde etkili oluyor. CHP başkanı Özgür Özel’in bu konuşmadan sonra Kürtlerden helallik istemesi Saraçhane buluşmalarını İBB’ye yönelik operasyonlara karşı tüm kesimlerin dahil olabileceği dayanışma çerçevesinde tutmak istediğini gösteriyor. 

Buluşmanın temel noktası Ekrem İmamoğlu’na yapılan haksızlığa, İBB’ye yönelik gözaltılar ve tutuklamalara karşı çıkılması olsa da bununla birlikte eylemlerde AKP ve Erdoğan karşıtlığı da öne çıkıyor. İmamoğlu’na yapılan haksızlığa karşı çıkanlar arasında Cumhur İttifakı’na oy vermiş kesimler de olması muhtemel. Ancak bunun alanda ifade edilmesi mümkün değil. İmamoğlu’na yapılan haksızlıklara karşı çıkan AKP MHP tabanının bu eylemlere katılımı araştırılması gereken önemli bir konu olarak duruyor.  

İmamoğlu, İBB ve CHP’ye dönük operasyonlara karşı yürüyen protestolardan toplumsal muhalefet güçlenerek çıkabilir mi?

Türkiye’de toplumsal muhalefetin uzun bir süredir yüksek siyasetle seçmen ilişkisi ekseninde kurulduğu söylenebilir. İktidarın yıllardır devam eden, hak, hukuk ve adalet yoksunu politikalarına karşı yükselen tepkiler örgütlü toplumsal ayaklar üzerinde yükselmediği için yakın geçmişte pek çok daralma ve savrulma yaşandı. Örneğin son yıllarda basına, gazetecilere, aydın ve sanatçılara dönük operasyonlar karşısında güçlü bir mesleki ve toplumsal dayanışma örgütlenemedi. İktidar barış akademisyenlerini hedef aldığında, Boğaziçi’ne çökmek istediğinde diğer üniversiteler ve meslek grupları yaygın bir dayanışma örgütleyemedi. Soma, İliç gibi adeta katliama yol açan çevre felaketleri karşısında dahi yerel mücadeleleri aşan yaygın bir toplumsal dayanışma kurulamadı. Başarıyla sonuçlanan işçi mücadeleleri dahi işyerleriyle sınırlı kaldı ve ülke genelinde bir sınıf mücadelesine evrilemedi.

İktidar cenahında ise özellikle 15 Temmuz kalkışması sonrası oluşan Türk-İslamcı güç birliği toplumsal hegemonya kuramadı. Dindar nesil yetiştirme hayaliyle milli eğitim yerle bir edilirken, rejimi yeniden tanzim etmek için düzenlenen Anayasa Referandumu ve pek çok seçim, iktidar tarafından ancak şaibeli bir şekilde kazanılabildi. Hegemonya kuramayan iktidar giderek daha fazla, yargıyı da içerecek şekilde, açık şiddet araçlarına başvurmak zorunda kalıyor.

İktidar bir hegemonya krizi içinde şiddetin dozunu artırıp ülkeyi ekonomik ve siyasi olarak yönetilemez hale getirirken, yükselen toplumsal tepki büyük ölçüde yüksek siyaset ve sandığa bağımlı olmaya devam etti. Bu durumun toplumsal değişim açısından bir açmaza yol açtığı aşikâr. Diğer taraftan, bugün tekrar yükselmekte olan toplumsal tepki yeni imkânlar yaratabilir. Örneğin 23 Mart Pazar günü CHP’nin düzenlediği Cumhurbaşkanlığı adayı ön seçiminde 1 milyon 653 bin partili ve 13 milyonu aşkın partisiz yurttaş oy kullanarak bu eylemi bir tür sivil itaatsizliğe çevirdi. 15 milyon yurttaş, hakkında soruşturma yürütülen ve tutuklanan İmamoğlu’nu aday ilan ederek, bu operasyonu yürüten iktidarın adaletsizliğini tescil ettiler. Devam eden protesto eylemlerinde özellikle 30 yaş altı kesimlerin ve öğrenci gençliğin varlığı ve enerjisi görülüyor. Geleceklerinin ellerinden çalındığını düşünen bu yeni nesil kalıcı bir toplumsal muhalefetin inşasında kurucu rol oynayabilir.

Belki bu süreçte kısa vadeli talepleri öne çıkarmak, bunlar elde edilebilirse, muhalefetin başarı hissini ve enerjisini yükseltebilir. Örneğin, halkın buluştuğu meydanlar, İmamoğlu’nun hukuksuz gasp edilen diplomasının iadesi, tutuksuz ve adil yargılanma şartlarının sağlanması, İBB’ye kayyum atanmaması gibi sınırlı talepleri meydanların boşaltılması için bir şart olarak ileri sürebilir. Diğer bir kritik husus, toplumsal eylemlerin özellikle Kürtler ve Türklerin birliğini zedeleyecek ayrımcı ve yer yer ırkçı söylemlerden arındırılması gereğidir.

Seküler demokratik muhalefetin merkezi CHP açısından söylenmesi gereken şeyler de var: CHP Muharrem İnce’nin “adam kazandı” söyleminden beri ve sonrasında “seçilecek aday” gibi söylemlerle mevcut başkanlık sistemini meşrulaştırıyor. CHP’nin, aşırı sağın kalıcı iktidarı ve otoriter bir rejim için tasarlanmış olan Türk usulü başkanlık sistemine karşı, güçler ayrılığı ve demokrasinin inşasını hedefleyen bir değişim adına muhalefet yürütmesi elzem görünüyor. CHP bu perspektifi halkla birlikte inşa etmez ve sadece kendi parti bekası ve İmamoğlu ve sahip olduğu belediyeler üzerinden iktidarla pazarlığa girişip bir tür “normalleşme” adımına tekrar geri dönerse, kendisini yükselten, meydanlara zorlayan toplumsal muhalefete ihanet etmiş olacaktır.

Kısa vadede sonuç ne olursa olsun, siyasetin örgütlü toplumsal dayanaklar üzerine bina edilmesi gerekliliği açıktır. Bu örgütlü ayakların -yerel, mesleki ve sınıfsal- örgütlenme alanlarının inşası için bugünden çalışmak, bu yapıların kapsayıcı, demokratik ve dayanışma eksenli işleyişi için yaratıcı pratikler ortaya koymak, devam eden protestoların akabinde yaşanabilecek bir yenilgi hissi ve travmanın da panzehiri olacaktır.

ABD’de aşırı sağın iktidarı ve Batı’daki otoriter yönelimlerle Türkiye’de iddialı bir cumhurbaşkanı adayının darbe yoluyla saf dışına itilmeye çalışılması arasında bir ilişki kurulabilir mi?

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması, CHP’nin kayyum ataması ile tehdit edilmesi, gazeteciler ve sanatçılar başta olmak üzere muhalefetin hukuki kanallarla tehdit altında tutulması gibi uygulamalarla daralan demokratik siyaset alanına dair ABD başta olmak üzere Batıdan itiraz gelmemesi veya çok cılız sesler çıkması kuşkusuz Türkiye’nin bir bölge gücü olarak son dönemde edindiği konumla doğrudan ilgili gibi görünüyor. Ayrıca bu ülkelerde iktidarda bulunan sağ, aşırı sağ eğilimli yönetimler ile Türkiye arasında bir politika kardeşliği oluştuğu da görmezden gelinemez.

Trump yönetiminin Ortadoğu temsilcisi Witkoff, Tucker Carlson ile 22 Mart 2025 tarihinde yaptığı söyleşide Trump’ın Erdoğan ile yaptığı telefon görüşmesini “dönüşümsel” olarak nitelendiriyor ve Trump-Erdoğan ilişkisinin önemli olacağını söylüyor ve ekliyor: “Bu görüşmenin bir sonucu olarak şu anda Türkiye’den gelen çok sayıda iyi, olumlu haber var. Bu yüzden önümüzdeki günlerde bunu haberlerde göreceğinizi düşünüyorum.” Bu yaklaşımda ABD’nin Ortadoğu ve Rusya politikasında Türkiye’ye biçeceği rolün belirleyici olduğu söylenebilir. ABD yönetiminin Türkiye’deki demokrasinin kalitesi ile ilgili bir sorununun olmayacağını örtük olarak dile getiren bu yaklaşımın yanı sıra ABD içinde izlediği politikanın da neredeyse Türkiye ve benzeri ülkelerle paralellik taşıdığı görülüyor. 2025 yılında Trump yönetiminin genel iç politika eğilimleri ve dış politika yaklaşımı göz önüne alındığında, Türkiye’de giderek otoriterleşen yönetime karşı tutumu, yüksek olasılıkla eleştirel değil, pragmatik olacak.

Trump’ın ikinci dönemindeki yönetim tarzına baktığımızda da denge ve denetleme mekanizmalarını zayıflattığı görülmekte. Yasama organının bütçe ve yasa yapma yetkileri fiilen by-pass edilmekte; yargının denetim gücü ise başkanın geniş yorumladığı “tırnak içindeki” yetkilerle etkisiz kılınmaya çalışılmakta. Bu da ABD’nin kurucu ilkesi olan kuvvetler ayrılığını hem pratikte hem prensipte sarsmakta. Bu durum çeşitli cephelerden direnişle karşılaşsa da (mahkeme kararları, eyalet davaları, kamuoyu tepkisi), Trump yönetimi geri adım atmayarak anayasal sınırların esneme kapasitesini test etmeyi sürdürmekte. Trump’ın başkanlık yetkilerini genişletme girişimleri, akademik çevrelerde ilk kez 1973’te gündeme gelen “İmparator Başkanlık” tartışmalarını alevlendirmiş vaziyette. Trump’ın ikinci dönemindeki hamleleri, başkanlık gücü yoğunlaşmasını eşi görülmemiş bir düzeye taşıyor. Pek çok gözlemciye göre Trump, II. Dünya Savaşı sonrasının en cüretkâr ve en güçlü yürütme otoritesini tesis etme peşinde. Bu çerçevede üniter yürütme teorisinin, Trump’ın hukuk ekibinin sıkça başvurduğu bir kavram haline geldiği görülüyor. Bu teoriye göre yürütme erkinin tüm yetkileri bölünemez biçimde başkana aittir ve başkan, yürütme içindeki tüm görevlileri dilediği gibi yönlendirebilir veya görevden alabilir. Trump’ın ABD Anayasası’nın 2. Maddesini yorumlama şekli de bu teorinin en geniş yorumuna denk düşüyor: Sanki 2. Madde, tarihsel olarak monarklara ait olan tüm “artık güçleri” başkana devretmiş gibi bir tutum söz konusu. Kimi analistler ABD’nin bu yolda otokratik başkanlık rejimlerine yaklaştığını iddia ederken Türkiye benzeri ülkelere doğru bir kırılmadan bahsetmekteler.

Öte yandan ABD’nin Avrupa’dan kademeli olarak askeri anlamda geri çekilme yönündeki eğilimleri, AB ülkeleri ile İngiltere’nin Türkiye ile yakınlaşmasını önemli ölçüde etkiliyor ve teşvik ediyor. ABD’nin Avrupa’dan askeri olarak geri çekilme eğilimi, Avrupa’nın güvenlik mimarisinde yeni iş birliklerini ve denge arayışlarını zorunlu kılıyor. Avrupa Birliği, İngiltere, Kanada, Türkiye ve Norveç ile savunma işbirliğini güçlendirmek için görüşmeler yapıyor. Bu görüşmeler, Avrupa’nın yeniden silahlanma planlarını desteklemeyi ve Ukrayna’ya devam eden desteği sağlamayı amaçlıyor. Bu çerçevede Türkiye’nin coğrafi konumu, askeri kapasitesi, Karadeniz, Ortadoğu, Balkanlar gibi kriz bölgelerine erişim kabiliyeti onu vazgeçilmez bir ortak haline getiriyor. 2025 yılında oluşan yeni transatlantik askeri ve jeopolitik tabloda Türkiye hem Avrupa için hem de NATO içindeki yeni dengeler açısından kritik bir oyuncu haline gelmiş durumda. ABD’nin Avrupa’daki askeri varlığını azaltma yönündeki politikası ve Avrupa’nın kendi savunma kapasitesini artırma çabaları, Türkiye’nin önemini daha da artırdığı açık bir gerçek. ABD’nin geri çekilme eğilimiyle birlikte Avrupa’nın savunmasında Türkiye gibi güçlü ordulara daha fazla sorumluluk düşüyor. Türkiye’nin insansız hava araçları, sınır ötesi operasyon kapasitesi ve hibrit tehditlere karşı geliştirdiği stratejiler, NATO içindeki ağırlığını artırıyor. 2025 yılında oluşan askeri ve stratejik dengelerde Türkiye, ABD’nin Avrupa’daki boşluğunu tam anlamıyla doldurmaktan çok, AB’nin güvenlik mimarisinde tamamlayıcı ve pazarlık gücü yüksek bir aktör haline gelmiş durumda. Avrupa, Türkiye ile ilişkilere daha stratejik, karşılıklı bağımlılığa dayalı ve teknik düzeyde yapılandırılmış bir biçimde yaklaşmakta.

Tüm bu bölgesel ve dünya dengeleri Batı’nın Türkiye’ye yaklaşımını belirlerken, Türkiye’nin demokrasi, insan hakları uygulamalarındaki ihlalleri görmezden gelinecek bir yan unsura dönüşmekte.