Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025’te okunan açıklamasından sonra pek çok tartışma yapıldı. Ancak görebildiğim kadarıyla, bu açıklamanın hangi bağlamda değerlendirilmesi gerektiği üzerine çok az konuşuldu. Bu açıklamanın, Dünyada, Ortadoğu’da ve Türkiye’de yaşanan pek çok yeni gelişme üzerine ortaya çıktığı göz ardı edildi. Açıklamanın stratejik yaklaşımının ne olduğu ve önerilen yeni paradigmanın ne anlama geldiği iç içe tartışılmaya çalışıldı. Bu nedenle sarih ve sağlıklı tartışmalar gerçekleştirilemedi. Öncelikle bu açıklamanın hangi bağlamda ve nasıl bir konjonktürde ortaya çıktığını görmemiz gerekiyor.

7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e dönük saldırısı ve yüzlerce sivili katledip yüzlercesini rehin almasından sonra, İsrail Gazze’ye dönük büyük bir saldırı başlattı.  Saldırı kısa sürede bir soykırıma dönüştü. Elli binden fazla insan katledilirken, milyonlarca insanın yaşam alanları tamamen tahrip edildi, Gazze adeta haritadan silindi. Batılı devletler, göstermelik bazı itirazlar dışında, İsrail’in arkasında durdu ve soykırımı sadece izlemedi, aynı zamanda destekledi. Hatta Batı ülkelerinde, bu soykırıma karşı çıkan insanlar büyük engellerle karşılaştı ve cezalandırıldı. Ancak çok kısa bir süre sonra, bu saldırının sadece Gazze’ye ve Hamas’a yönelik olmadığı, çok daha büyük bir planın parçası olduğu görüldü.

İsrail’in ve başta ABD olmak üzere Batılı müttefiklerinin amaçlarının, İran’ın Ortadoğu’daki nüfuz alanlarını ve vekil güçlerini yok etmek olduğu ortaya çıktı. İsrail Gazze’nin ardından Lübnan’a yöneldi ve İran’ın en önemli kollarından biri olan Lübnan Hizbullah’ını etkisiz hale getirdi. Yine binlerce insan hayatını kaybederken yüz binlerce insan yerinden edildi. ABD ve Batı yine İsrail’in arkasındaydı ve yapılan katliamlara ses çıkarılmadı. İsrail, Lübnan’dan sonra Suriye’ye yöneldi ve yakın bir zamanda bu kez Suriye’ye dönük büyük bir operasyon olacağı konuşulmaya başlandı. Ancak bu operasyon başlamadan, HTŞ hiç kimsenin beklemediği şekilde, çok kısa bir sürede Şam’a yürüdü ve Şam’ı ele geçirdi. HTŞ’nin 27 Kasım 2024’te Halep ve Hama kentlerini ele geçirerek başlattığı saldırı 8 Aralık’ta Şam’ın düşmesiyle sona erdi. Esad ülkeden kaçıp Rusya’ya sığındı. Kısa bir sürede anlaşıldı ki, İran’ın gücü kırılmış, Rusya’nın ise onayı alınarak Esad rejimine son verilmişti. ABD ve İsrail’in, 1950’lerden itibaren nüfuz edemediği ve İsrail açısından her zaman bir risk olarak ortada duran Suriye, böylece yok edilmiş oldu. Bu durum İsrail için büyük bir zaferdi ve çok kısa süre sonra Suriye’nin güneyine doğru harekete geçti. Ayrıca hemen ardından Suriye’nin tüm askeri altyapısını yok etti.

ABD’de iktidara gelen Trump, bu süreç içerisinde beklendiği gibi İsrail’in yanında yer aldı.

Esad rejiminin düşmesi üzerine Trump, Erdoğan’ı tebrik etti ve bu işin arkasında Türkiye’nin olduğunu ima eden açıklamalar yaptı. Trump, 16 Aralık 2024’te yaptığı açıklamada “Türkiye çok akıllı, Erdoğan çok zeki bir adam ve çok sert. Türkiye çok fazla can kaybına yol açmadan dostça olmayan bir çökme gerçekleştirdi” dedi. Zaten HTŞ’nin Türkiye tarafından desteklendiği bir sır değildi. Türkiye açısından en kritik nokta ise elbette Rojava’nın geleceği idi. Türkiye, PKK’nin terörist bir örgüt olduğunu, PYD/YPG yapılanmasının da PKK’nin uzantısı bir yapı olması sebebiyle buraya müdahale etme hakkının olduğunu iddia ederek bir saldırı hazırlığı içine girdiğini açıkça dile getirdi. Aslında Türkiye’nin başta ABD olmak üzere Batı’ya söylediği şey çok açıktı; “İsrail kendi teröristlerini nasıl yok ettiyse benim de bu hakkım var” diyordu.  Ortadoğu’da yeni bir dönem başlarken Türkiye de kendi taleplerini ve isteklerini masaya koyuyordu. ABD’nin Rojava’ya saldırı izni vermemesi ve Kürtlerle anlaşma yoluna gidilmesi gerektiği yolundaki tavsiyeleri üzerine, bir bakıma B planına geçildi. Ancak Türkiye, müdahale için Trump’ı ikna edebileceğini düşünerek ABD nezdinde girişimlerini sürdürmeye devam etti ve hala devam ediyor.

Kasım 2024’te HTŞ’nin Şam’ı ele geçirmesinden iki ay önce, 1 Ekim 2024’te TBMM’nin yeni yasama yılının açılışında, Devlet Bahçeli, DEM parti sıralarına gitti ve Tuncay Bakırhan ile bazı milletvekillerinin elini sıktı. Ardından 22 Ekim’de MHP Meclis grubu toplantısında Bahçeli, Öcalan’a örgütü lağvetmesi koşuluyla “umut hakkı için başvurması ve TBMM’de DEM Parti grup toplantısında konuşması” için çağrıda bulundu. Herkes şaşkınlık içindeydi ve şu soruyu soruyordu “ne oldu da Bahçeli birdenbire böylesine beklenmeyen bir şey söyledi?”. Kısa süre sonra durum anlaşıldı. HTŞ’nin Şam’ı ele geçireceği ve Esad rejiminin düşeceği biliniyordu, Kürtlere söylenen ise çok açık ve net bir mesajdı; “ya silah bırakır yeni Suriye rejimine biat edersiniz ya da Rojava’yı Gazze’ye çeviririz”. Rojava’ya saldırı için ABD’den izin alamayan Türkiye, Kürt hareketini ve Kürtlerin olası kazanımlarını bu şekilde kontrol etmeyi planlıyordu. Elbette bunu yapabilecek tek kişi Abdullah Öcalan’dı. Zaten Öcalan’la görüşmelerin çok daha önce başladığı da ortaya çıktı. Öcalan’dan istenen PKK’nin kendini feshetmesi ve Rojava’daki özerk yönetimin silahlarını bırakarak yeni rejime biat etmesi idi.

Öcalan açıklamasında PKK kendisini feshetmesi gerektiğini belirtirken Rojava ile ilgili herhangi bir şey söylemedi. Ancak öyle anlaşılıyor ki Rojava yönetimine gönderdiği mektupta, HTŞ ile anlaşma yapılmasını tavsiye etmişti. Açıklamadan kısa bir süre sonra, 10 Mart 2025’te SDG ve HTŞ arasında bir protokol imzalandı. Rojava’daki tüm sivil ve askeri kurumların devlete entegre edilmesi hususunda anlaşmaya varıldı. PKK yönetimi de Öcalan’ın çağrısına uyacağını ve kongresini toplayarak fesih kararı alacağını duyurdu. Böylece, Türkiye’nin “PKK terörist bir örgüttür ve PYD onun uzantısıdır, dolayısıyla buraya müdahale etme hakkımız vardır” argümanı en azından şimdilik boşa düşmüş oldu. Bu durum Türkiye’nin Rojava’ya artık müdahale edemeyeceği anlamına gelmiyor elbette ancak bunun için yeni bir argüman geliştirmesi gerektiği de açık. Öcalan’ın açıklamasının, bir boyutuyla bu bağlamda değerlendirilmesi gereken stratejik bir adım olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin “Rojava’yı Gazzeleştirme” iddiasının küçümsenmemesi gerektiği gibi, Trump yönetiminin Türkiye’ye müdahale izni verme ihtimalinin de gözden uzak tutulmaması gerektiği açıkça görülüyor.

Ancak açıklamanın sadece stratejik okumasını yapmak yetmez çünkü Öcalan bu açıklamada, aynı zamanda Kürt siyasi hareketine ve hatta Ortadoğu’daki sistem karşıtı hareketlere yeni bir paradigmaya geçiş tavsiyesinde de bulunuyor. Aslında bu tavsiye yeni değil. Öcalan en azından 2000’li yılların başından beri, artık silahlı mücadele döneminin bittiğini belirterek, “demokratik aydınlanma” ve “demokratik- ekolojik toplum” gibi önerilerde bulunuyordu. Ancak hem devletin, bu dönüşüm için gerekli demokratik alanı açmaması hem Kürt siyasi hareketinin kadrolarının bu dönüşüm konusundaki dirençleri hem de 2003’te ABD’nin Irak’ı işgaliyle Ortadoğu’da yaşananlar, bu dönüşümün gerçekleşmesine engel oldu. 2013’te Rojava’da kurulan özerk yönetim ise bu dönüşüm açısından önemli bir örnek oldu ve hala örnek olmaya devam ediyor. Açıklamadaki bu paradigma değişimi önerisinin bu bağlamda iyi anlaşılması gerektiğini düşünüyorum.

PKK’li yöneticiler uzun zamandır, PKK’nin farklı bir paradigmayla hareket ettiğini vurguluyorlardı. Örneğin 2015’te Fehim Taştekin’le röportaj yapan Cemil Bayık şunları söylüyordu;

“F.T: Rojava’da iki yıldır bir özerklik pratiği var. Irak ve Suriye’deki gelişmeler PKK’ye yeni bir operasyonel alan açtı. Kuzeyde barışçıl çözüm ararken güneyde ve batıda askerileşme artıyor. Bu iki farklı yönelimi nasıl yorumluyorsunuz?

C.B: Hayır, PKK kuzeyde farklı burada farklı değil. Amaçları ve bir çizgisi var. Elbette Kürdistan’ın her parçasının koşulları farklıdır. PKK kuzeye yaklaştığı gibi diğer parçalara yaklaşmıyor. Birçok farklı yönleri var bu parçaların. PKK çoğunun sandığı gibi milliyetçi bir hareket değil. PKK devlet peşinde koşan, çalışan bir hareket değil. Kürtlerle diğer halkları koparmaya çalışan bir hareket değil. Ulus devleti amaçlayan bir hareket değil. Demokratik toplumu esas alan, halkların kardeşliğini, birliğini, özgürlüğünü, kendi kültür ve dilleriyle kendilerini özgürce örgütlemelerini isteyen bir harekettir. PKK hiçbir zaman devlet ve iktidarı esas almayacaktır. Belki PKK kuruluşunda devleti amaçlıyor ve bunun için savaş yürütüyordu. O zamanki sosyalizm paradigması buydu. Ama daha sonra PKK kendi pratiğinde devlet ve iktidarın özgürlükle alakasının olmadığını gördü ve giderek reel sosyalist anlayıştan uzaklaştı. O paradigma iflas etti. Yeni bir paradigma geliştirdi, yeni paradigmasında devlet ve iktidarı hedeflememektedir. O yüzden demokratik konfederalizmi, Kürt sorununun demokratik yollarla çözümünü, demokratik bir toplumu geliştirmeyi hedef olarak benimsedi. Çoğunun sandığı gibi PKK bir Kürt hareketi değil.

F.T: Peki nedir PKK?

C.B: PKK halkların, kültürlerin, dinlerin, mezheplerin hareketidir. Hala çoğu PKK’nin kurulduğu günkü gibi olduğunu sanıyor.”[1]

Görüldüğü gibi, Öcalan’ın açıklamasında da bulunan, soğuk savaş dönemi sosyalist paradigmanın terk edildiği, artık devleti ve iktidarı değil, toplumu örgütlemeyi amaçlayan bir PKK olduğu uzun zamandır dillendirilen bir durum. Nedir bu yeni paradigma? Devleti ve iktidarı değil, toplumu örgütlemeyi hedef alan bir paradigma ne anlama geliyor?  Bu sorulara yanıt vermeden Öcalan’ın açıklamasının yeterince anlaşılamayacağını düşünüyorum.

Bilindiği gibi özellikle 1945’ten sonra gelişen ve etkinliğini arttıran sosyalist hareketlerin ve ulusal kurtuluş hareketlerinin temel paradigması iktidarı ele geçirmekti. İktidar ele geçirildiğinde her şey hallolacak, insanlar özgürleşecek, sınıf farkı ortadan kalkacak, ortada ne kadın sorunu ne de ezilen halklar sorunu kalacaktı. Ancak sonuçlar durumun hiç de böyle olmadığını kısa sürede gösterdi. Dünyanın pek çok yerinde iktidarı ele geçiren Sosyalist hareketler ve ulusal kurtuluş hareketleri ülkelerine özgürlük ve eşitlik getiremedi. İktidara yerleşen koordinatör sınıf, demokratik, katılımcı, kültürel çoğulculuğu ve öz yönetimi esas alan yapılar kuramadı. Tam tersi, iktidarı elde tutabilmek için baskıcı, bürokratik ve toplumu dışlayan yapılar ürettiler. İktidar merkezli paradigmanın yarattığı hayal kırıklığı aslında ilk olarak 1968 devrimi sırasında ciddi bir şekilde eleştirildi. İ. Wallerstein “Jeopolitik ve Jeokültür”[2] kitabında bu tartışmaları gayet açık bir şekilde ortaya koyar.

68 kuşağının büyük bir bölümü, sol ve ulusal kurtuluş hareketlerinin iktidarda olduğu ülkelerde büyümüşlerdi ve bu yönetimleri iki açıdan eleştiriyorlardı. Birincisi bu yönetimler dünyada gelişen ABD hegemonyasına karşı yeterli karşı çıkışı göstermemişlerdi, ikincisi vadedilen hayat niteliğini oluşturamamışlardı. Onlara göre bu yapılar artık “çözümün parçası” değil “sorunun parçası” olmuşlardı.[3] 68’in ilk patlamalarının Çekoslovakya, Meksika ve çok uzun ulusçu geleneklere sahip Dakar ve Kalküta’da olması bir tesadüf değildi.[4] 1968’in aforizmalarından biri manidardır, “Otuz yaşın üstündekilere asla güvenmeyin”. Bu durum, 68 kuşağının devrimcilerini yeni bir paradigma arayışına itti. Soru açıktı; sistem karşıtı hareketler açısından, toplumsal dönüşümün temel stratejisi ne olmalıdır? Devleti ve iktidarı ele geçirmenin sorunları çözmeye yetmediği anlaşıldığına göre yeni strateji ne olmalıdır? Sadece işçi sınıfını ya da mazlum halkları önceleyen bir strateji yerine, tüm sistem karşıtı hareketleri bir araya getirebilecek yeni bir paradigma üretilebilir mi? İktidarı değil, toplumu örgütlemeyi ve dönüştürmeyi hedefleyen hareketler inşa edilebilir mi?

Sistem karşıtı hareketlerin 68’den itibaren bu soruları tartıştığını söylesek de cevap bulduğunu söylemek mümkün değil. Ancak bu tartışma yaşadığımız dünyada, hayati bir öneme sahip. Wallerstein bu konuda şöyle söylüyor: “Ancak, yeni hareketler de tam olarak tutarlı alternatif bir strateji sunmuş değiller. Tutarlı alternatif bir stratejinin bugün hala geliştirilmesi gerekiyor. Bunu yapabilmek muhtemelen on yirmi yıl arası zaman alacaktır. Bu durum ümitsizliğe kapılma sebebi değil, aksine topluca zorlu bir entelektüel ve siyasi çalışma vesilesidir.”[5]

Kendisi de 68 kuşağından olan Öcalan’ın önerdiği paradigmayı bu bağlamda değerlendirmek gerektiği kanısındayım. Bu anlamda, açıklamada yer alan ve özellikle Kürtler arasında çokça tartışılan bir bölümün ancak bu şekilde anlaşılabileceğini düşünüyorum. Öcalan açıklamasında şöyle söylüyor: “Aşırı milliyetçi savruluşunun zorunlu sonucu olan; ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler, tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır. Kimliklere saygı, kendilerini özgürce ifade edip, demokratik anlamda örgütlenmeleri, her kesimin kendilerine esas aldıkları sosyo-ekonomik ve siyasal yapılanmaları ancak demokratik toplum ve siyasal alanın mevcudiyetiyle mümkündür.”

Öcalan burada, devleti ve iktidarı hedefleyen, sistemin ürettiği federasyon, ulus-devlet, özerklik ya da kültürel bazı hakları elde etmeyi hedefleyen stratejilerin artık işe yaramadığını, toplumun tümünü dönüştürecek, demokratikleştirecek, yani demokratik toplumu örgütlemeyi hedefleyen bir stratejiye ve paradigmaya geçilmesi gerektiğini söylüyor. 2013’yılında Rojava’da hayata geçirilen model, bu paradigma açısından iyi bir örnek olarak ele alınabilir. Bu öneriyi doğru bulursunuz ya da bulmazsınız, sizin farklı önerileriniz de olabilir, ancak öncelikle Öcalan’ın önerisinin doğru anlaşılması gerekiyor. Öcalan silahlar bırakılsın ve herkes evine dönsün demiyor, yeni bir paradigmayla, mücadele yeniden inşa edilsin diyor ve bu önerisini sadece Kürtlere değil tüm sistem karşıtı hareketlere yapıyor.

Elbette bu bir öneri ve önümüzdeki süreçte sonuçlarını göreceğiz. Öcalan’ın da altını çizdiği gibi, barışın ve demokratik toplum mücadelesine geçiş için devletin demokrasi ve hukuk alanını açması çok önemli. Ancak Dünyanın gittiği nokta ve güvenlikçi devlet yapılarının öne çıkışı düşünüldüğünde, devletlerin ve özelde Türkiye’nin, demokrasi alanını genişletme ihtimali çok yüksek görünmüyor. Dünyadaki tüm devletlerin hızla silahlandığı, liberal demokrasinin kalelerinin bile yavaş yavaş düştüğü, aşırı sağın güçlendiği ve en önemlisi yeni savaşların çıkma ihtimalinin çok yüksek olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Ama işte tam da bu nedenle, sistem karşıtı hareketlerin yeni bir “barış ve demokratik toplum” stratejisi geliştirmesi gerekmiyor mu? Aslında tartışmamız gereken tam da bu değil mi?


[1] Fehim Taştekin, Rojava Kürtlerin Zamanı, İletişim Yayınları, İstanbul 2016, s. 229- 230.

[2] Immanuel Wallerstein, Jeopolitik ve Jeokültür, İz yayıncılık, İstanbul 1998.

[3] I. Wallerstein, a.g.e., s. 98.

[4] A.g.e., s. 99.

[5] A.g.e., s. 116. Wallerstein bu satırları 1990’lı yılların başında yazmıştı. Aradan otuz yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen, sistem karşıtı hareketlerin tutarlı ve alternatif bir strateji geliştirebildiklerini söylemek zor görünüyor.