Bu değerlendirme yazısı 26 Şubat – 11 Mart 2025 tarihli haber akışı dikkate alınarak düzenlenmiştir.
26 Şubat – 11 Mart 2025 Gündem Değerlendirmesi
İÇ POLİTİKA
Kürt Meselesinde Yeni Bir Dönem mi Başlıyor?
Abdullah Öcalan’ın yaptığı çağrı ve PKK’nin buna olumlu yanıt vermesi, Türkiye’de yalnızca Kürt meselesini değil, genel anlamda demokratikleşme sürecini de yeniden tartışmaya açtı. Öcalan’ın “PKK’nin varlık sebebinin ortadan kalktığını“ belirterek örgütün kendini feshetmesi gerektiğini ilan etmesi, geniş yankı uyandırdı. PKK’nin hızla bu çağrıya uyacağını ilan etmesi, tarihsel bir dönemece işaret ediyor. Nitekim çağrıya hem yurtiçinden hem de yurtdışından çok olumlu tepkiler geldi. Devlet Bahçeli “Kutlu bir dönemin eşiğindeyiz” derken, Erdoğan “önümüzde tarihi bir adım fırsatı var” dedi. Fesih çağrısını çok önemli bulduğunu belirten Özgür Özel de “demokratikleşme için gerekli kanuni düzenlemelerin yapılmasına” vurgu yaptı. Genel olarak, birkaç istisna dışında diğer siyasal parti ve örgütlerden de çağrıya olumlu tepkiler geldi. Beyaz Saray “Bu önemli bir gelişme ve Türk müttefiklerimizin ABD’nin Suriye’nin kuzeydoğusundaki IŞİD karşıtı ortakları konusunda rahatlamasına yardımcı olacağını umuyoruz” derken, Almanya fesih çağrısını “tarihi bir fırsat” olarak değerlendirdi. AB Komisyonu Dış İlişkiler Sözcüsü, girişimin tüm bölgenin istikrarına katkı sağlayacağını belirtti. Barzani, Talabani, Salih Müslim ve Mazlum Abdi gibi bölgesel aktörler de Öcalan’ın çağrısına tam destek olacaklarını belirttiler. Bir önceki yazımızda “Çağrı henüz çok yeni. Belli ki her kesimde uzun süre tartışılacak ve belki de her gün öncesinde kullandığımız cümleleri silip yeniden yazmak zorunda kalacağımız gelişmeler olacak.” değerlendirmesinde bulunmuştuk. Zira her şey güllük gülistanlık değil. Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mehmet Uçum kaleme aldığı parmak sallayıcı yazılar ve mesajları ile çağrıya ilişkin olarak “özü itibariyle; kimlik sorunu kalmadı, inkar bitti, iki ulus yok, iki resmi dil yok, iki vatandaşlık yok, özerklik talebi yok, federasyon talebi yok” yorumunda bulunarak “uymayanlar sonucuna katlanır” tehdidinde bulundu. Ardından da çağrının “örgütün Türkiye, İran, Irak ve Suriye’deki tüm varlıklarıyla birlikte tamamen sona ermesi mesajı” olduğunu belirtti. DEM Parti Eş Başkanları Öcalan’ın çağrıyı kendi örgütüne yaptığını, dolayısıyla Suriye’yi kapsamadığını belirtirken Sırrı Süreyya Önder ilkesel olarak herkesi kapsadığını belirtti. Çağrı sonrası olumlu mesajlarının yanında demokrasi havarisi kesilen ve hasta yatağından telefonla Tuncer Bakırhan, Selahattin Demirtaş ve Sezgin Tanrıkulu dahil neredeyse aranmadık kimse bırakmayan Devlet Bahçeli de Uçum’a katıldı. Çağrının tüm gruplara yapıldığını belirtti. Tartışmalar, içerikteki paradigma değişimi ve kültürel çoğulcu vurguların yerine, çağrının kapsamına, SDG’nin de silah bırakıp bırakmayacağına sıkıştı. Aynı zamandacihatçı grupların Alevilere karşı giriştiği katliamlar, Suriye’de tansiyonu yeniden yükseltti. Herhangi bir silahlı yapılanması olmayan Alevi toplumuna karşı gerçekleştirilen kıyım, Suriye’de yeni bir iç savaşın fitilini ateşlemek üzereyken ve Türkiye’deki tartışmalar SDG’nin de silah bırakmasına indirgenmişken, SDG-HTŞ anlaşmasının imzalanması, gündemin bir anda değişmesine, sadece silah bırakmanın kapsamına sıkışan tartışmaların zemininin ortadan kalkmasına neden oldu. Anlaşma henüz çok yeni ve detaylarına henüz hakim değiliz. Gerek Suriye’ye ve gerekse Türkiye’deki barış gündemine etkilerini hep birlikte göreceğiz.
Ancak unutmamak gerekir ki yaşanan gelişmeler, demokratikleşmeyi kendiliğinden getirmeyecek. Devlet, Kürt meselesini demokratikleşmeden ayrı bir çerçevede ele alıyor ve kolektif hakları tanımaktan kaçınıyor. Kürtler, geçmiş deneyimlerden hareketle, bu sürecin yeni bir tuzak olup olmadığını sorgularken, aynı zamanda demokratik toplumun inşası için mücadeleyi sürdürmekte kararlı görünüyor. Bu noktada, muhalefetin Kürt meselesini demokratikleşme eksenine oturtması ve barış talebini güçlendirmesi kritik. Ancak şu an sahnede sadece Kürtler var. Devlet, tehditlerle süreci yönlendirmeye çalışırken, ana muhalefet soruşturma ve adaylık detaylarına boğulmuş durumda, sol muhalefet ise Kürt Hareketi’ne yön gösterme çabasında. Oysa şimdi yapılması gereken, demokratikleşmenin önünü açacak bir sürecin nasıl desteklenebileceğini tartışmak ve bu yönde baskı oluşturmaktır.
Muhalefete Baskı Artarken, Hukuk Bir Silah Olarak Kullanılıyor
Türkiye’de siyasi iktidar, muhalefeti etkisiz hale getirmek için sistematik bir yargı kuşatmasını sürdürüyor. Son dönemde Ekrem İmamoğlu ve CHP, bir yandan yolsuzluk, diploma ve “terör” soruşturmalarıyla, diğer yandan da kent uzlaşısı davalarıyla sıkıştırılıyor. Bu davalar, iktidarın yalnızca hukuki değil, aynı zamanda siyasi bir araç olarak yargıyı nasıl kullandığını gözler önüne seriyor.
Öcalan’ın PKK’ye silah bırakma çağrısıyla birlikte, kent uzlaşısı davalarının siyasi temelinin ortadan kalktığı görülüyor. Ancak kent uzlaşısı kapsamında açılan davalar düşse bile, bu, İmamoğlu’na yönelik diğer baskıların sona ereceği anlamına gelmiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, İmamoğlu’nun çabalarına rağmen onu muhatap almamakta ısrarcı ve yargı aracılığıyla siyaset dışına itmeye çalışıyor. Özellikle diploma davasında karar İstanbul Üniversitesi’ne bırakılmış durumda. Eğer diploma geçersiz ilan edilirse, İmamoğlu’nun idari mahkemeye yapacağı itiraz yıllar sürebilir ve bu süreçte adaylığı riske girebilir. Böylece, hukuki süreçler siyasal bir silah olarak kullanılarak, muhalefetin seçimlere girmesi engellenmeye çalışılıyor.
Beykoz Belediye Başkanı’nın tutuklanması, Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş’a açılan soruşturma, CHP il kongresi hakkında açılan davalar, Medya A.Ş. soruşturması ve İstanbul Barosu’na yönelik müdahaleler, muhalefeti yıldırmaya yönelik hukuki manevraların bir parçası olarak değerlendiriliyor. Bunun yanında, medya ve iş dünyasına yönelik baskılar da artıyor. Acun Ilıcalı ve Saadettin Saran’a açılan davalar, Hınker soruşturması, gastronomi yazarı Vedat Milor’e yönelik dava ve Zorlu Holding CEO’suna şirket içi yazışmaları nedeniyle açılan soruşturmalar, korku ikliminin yayılmasına yönelik adımlar olarak görülüyor.
Bu süreç yalnızca İmamoğlu’na yönelik bir operasyon değil, aynı zamanda tüm muhalefeti ve özgür basını susturma hamlesinin bir parçası olarak okunmalı. Ekonominin ciddi bir kriz içinde olduğu, yoksulluğun arttığı bu dönemde, iktidar, korku iklimi yaratarak muhalefeti sindirmeyi ve yaklaşan seçimlere elini güçlendirerek girmeyi hedefliyor. Ancak, halkın ekonomik sıkıntıları ve demokrasi talepleri, bu baskı rejiminin sınırlarını zorlamaya devam edecek gibi görünüyor.
Kadın Mücadelesi Engelleri Aşıyor
8 Mart Dünya Kadınlar Günü, her türlü engellemeye rağmen Türkiye’nin dört bir yanında coşkuyla kutlandı. İstanbul, Ankara, İzmir ve Diyarbakır başta olmak üzere sokaklar, kadınların özgürlük ve eşitlik talepleriyle yankılandı. Diyarbakır’daki eylemde Öcalan’ın mesajı okundu. Kadın hareketi, baskılara rağmen en güçlü muhalefet unsurlarından biri olarak varlığını sürdürüyor. Gece yürüyüşleri ve kitlesel etkinlikler, kadınların dayanışma içinde olduklarını ve haklarından vazgeçmeyeceklerini gösterdi. Ancak her yıl olduğu gibi bu yıl da polis müdahaleleri ve gözaltılar, kadınların seslerini kısmaya yönelik baskıcı uygulamaların bir parçası oldu.
Öte yandan, Cumhurbaşkanlığı tarafından yayımlanan “Kadınları Güçlendirme Genelgesi” yol haritası bakımından olumlu sinyaller verse de somut yaptırım ve kararlar içermemesi nedeniyle soru işaretleri yaratıyor. Bu tür belgeler, Avrupa Birliği ile müzakerelerde benimsenen söylemlerle benzerlik gösterse de, asıl belirleyici olan uygulamada atılacak adımlar olacak.
Baskıcı rejimler, kadın hareketini bastırmaya yönelik sistematik politikalar izler. Türkiye’de de benzer bir eğilim gözleniyor. Ortada bir sorun olmamasına rağmen LGBTİ+ hareketi, iktidar tarafından düşmanlaştırılarak anayasa değişikliklerine gerekçe yapılmaya çalışılıyor, “cinsiyetine uygun davranmamak” türü spekülatif tariflerle kadınların kazanımlarının daraltılmasının zemini hazırlanıyor. Ancak kadınlar, mücadelelerini özgürlükçü ve eşitlikçi bir toplumun inşası için sürdürüyorlar.
EKONOMİ
Türkiye’de Ekonomik Gerçekler ve Emekçilerin Mücadelesi
Enflasyon verileri açıklandı. TÜİK’e göre Şubat’ta enflasyon aylık yüzde 2,27 artarken, yıllık bazda artış yüzde 39,05 oldu. ENAG ise enflasyonu yüzde 79,51 olarak hesapladı. Açıklanan, yoksulluk ve açlık sınırı verileri ise Türkiye’deki ekonomik krizin derinleştiğini bir kez daha gözler önüne serdi. Birleşik Kamu İş Konfederasyonu’na göre, açlık sınırı 24.210 TL’ye, yoksulluk sınırı ise 75.342 TL’ye yükseldi. TÜRK-İŞ verileri de benzer bir tabloyu ortaya koyarak açlık sınırının 23.324 TL’ye, yoksulluk sınırının ise 75.973 TL’ye ulaştığını gösterdi. Halkın alım gücü hızla düşerken, temel ihtiyaçlara erişim giderek zorlaşıyor. 3 Mart’ta yayımlanan Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın, “Rakamlarla Türkiye’de Sosyal Yardım” verilerine göre, aşırı yoksul hane sayısı 2024 yılında 3,6 milyona ulaştı.
Hatırlanacağı üzere, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, geçtiğimiz sonbaharda yaptığı açıklamalarda ekonomideki kötü gidişin sorumlusu olarak emeklileri ve EYT’lileri göstererek, yaşanan krizin gerçek sebeplerini gizlemeye çalışmıştı. Oysa ki, yapılan araştırmalara göre Türkiye’de emeklilerin durumu, uluslararası endekste son sıralarda yer almakta. Üstelik, ekonominin bozulmasının asıl nedenleri arasında kamu harcamalarındaki denetimsizlik, garanti ödemeli kamu ihaleleri, askeri harcamalar ve şeffaflıktan uzak örtülü ödenekler bulunuyor, fakat bu durum hiç tartışılmıyor
Öte yandan, Merkez Bankası’nın faizi indirme kararına rağmen döviz kurlarının kontrol altında tutulması nedeniyle Türkiye’nin %30-40 oranlarında dolar bazında faiz ödediği görülüyor. Döviz kurlarının kontrol altında tutulması da ihracatı olumsuz yönde etkiliyor. Kredi kartıyla kira ödemelerinin yaygınlaşması, yurttaşların borçlanarak ayakta kalmaya çalıştığını gösteriyor. Boş dükkan sayılarındaki artış, ekonomik daralmanın başka bir göstergesi olarak öne çıkıyor.
Ekonomik darboğaza karşı işçiler de mücadelelerini sürdürüyor. Gaziantep Başpınar Organize Sanayi Bölgesi’nde işçi grevleri devam ederken, Grand Halı işçilerinin direnişi kazanımla sonuçlandı. Yine Antep’te Has Çuval işçilerinin eylemleri sürerken, Valiliğin eylem yasağı mahkeme kararıyla kaldırıldı. Çayırhan madeninde özelleştirmeye karşı işçilerin kendilerini madene kapanarak yaptıkları eylem büyük ses getirmiş, ihale 4 Mart 2025’e ertelenmişti. Ancak işçilerin özelleştirmenin iptal edilmesi talepleri gözardı edilerek Çayırhan Termik Santrali ve Maden Sahası için açık artırma düzenledi ve ihale sonrası Akçadağ İnşaat Enerji Madencilik Anonim Şirketi’ne satıldı.
Küresel ölçekte ise, ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşlarını yeniden başlatması dünya ekonomisini sarsıyor. Trump Kanada, Meksika ve Çin’den yapılan ithalata gümrük vergisi getirdiğini açıkladı. Bunun yanı sıra, Ukrayna ile ilgili gelişmeler ve ABD-Çin arasındaki ticaret gerilimi, küresel ekonomi için yeni tehditler yaratıyor. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler, bu süreçten doğrudan etkilenecek görünüyor.
Özetle, uygulanan ekonomi politikalarına karşı emekçilerin, küçük üreticilerin ve halkın dayanışma içinde mücadele etmesi hayati önem taşıyor. Gerçek sorunları gizleyen ve faturayı emekçilere kesen söylemlere karşı, ekonomik adalet ve eşitlik temelinde bir ekonomi inşa etmek ancak örgütlü bir mücadeleyle sağlanabilir.
DIŞ POLİTİKA
Suriye’deki Gelişmeler ve Ukrayna-Rusya Hattındaki Son Durum
Dış politikada Suriye’de yaşanan Alevi katliamı ve SDG ile Şam yönetimi arasında varılan anlaşma dikkat çekti. Ukrayna-Rusya hattında ise müzakereler ve Batı’nın Ukrayna’ya desteği konuşulmaya devam etti.
Suriye’de Alevi Katliamı İddiaları ve SDG-Şam Anlaşması
Alevilere Yönelik Katliam Haberleri
Suriye’de 26 Şubat – 12 Mart 2025 tarihleri arasında yaşanan en önemli gelişmelerden biri, ülkenin kuzeybatısında Alevilere yönelik katliamlar oldu. Çeşitli kaynaklar, özellikle Heyet Tahrir el Şam (HTŞ) ve Türkiye destekli Suriye Milli Ordusu (SMO) gibi grupların Alevi sivilleri hedef aldığını ve yüzlerce kişinin hayatını kaybettiğini bildirdi. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR) ve Suriye İnsan Hakları Ağı (SNHR) gibi kuruluşların raporları, Hama, Lazkiye ve Tartus gibi bölgelerde yüzlerce sivilin öldürüldüğünü ortaya koydu. Özellikle 7 Mart ve sonrasında yoğunlaşan şiddet olaylarında, Banyas ve çevresindeki Alevi mahallelerinin hedef alındığı, toplu infazların yaşandığı iddia edildi. SOHR, 12 Mart itibarıyla ölü sayısının 1.383’e ulaştığını bildirirken, yerel Alevi kaynakları bu sayının çok daha yüksek olduğunu, 1.700’ü aştığını ileri sürdü.
Katliam iddialarıyla ilgili farklı kaynaklardan çelişkili bilgiler gelmeye devam ediyor. Yeni Suriye Hükümeti, bu saldırıların amacının ülkeyi istikrarsızlaştırmak olduğunu savunurken, Esad yanlısı güçlerin parmağı olduğunu öne sürüyor. ABD ve uluslararası insan hakları örgütleri ise olayların bağımsız bir şekilde soruşturulması çağrısında bulunarak, sivillerin korunması gerektiğini vurguluyor. Alevi İslam Konseyi ise sorumluluğu doğrudan hükümete yükleyerek BM’den koruma talep etti. Bu vahim olaylar, Suriye’nin geleceği açısından derin kaygılar yaratmaya devam ediyor.
Meydana gelen olaylar uluslararası kamuoyunda büyük yankı uyandırırken, SDG lideri Mazlum Abdi, Alevilere yönelik saldırılar ile ilgili Colani’nin sorumlulardan hesap sorması gerektiğini söyledi. Suriye Geçici Yönetimi Başkanı Ahmet El Şara (aynı zamanda Ebu Muhammed el-Colani olarak da biliniyor), olayların araştırılması için bir komisyon kurulacağını ve sorumluların, müttefikleri dahi olsalar hesap vereceğini açıkladı.
Katliamların kimin tarafından yapıldığı sorusu hâlâ netlik kazanmış değil. İlk etapta HTŞ’ye bağlı güçler suçlanırken, bazı kaynaklar Türkiye destekli SMO gruplarının da olaylara karıştığını iddia ediyor.
SDG ve Şam Yönetimi Arasında Tarihi Anlaşma
Tüm bu acı gelişmelerin yaşandığı ortamda, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Şam yönetimi arasında önemli bir anlaşma imzalandı. SDG lideri Mazlum Abdi ve Suriye Geçici Yönetimi Başkanı Ahmed el-Şara tarafından imzalanan bu anlaşma, SDG kontrolündeki kuzeydoğu Suriye’deki tüm sivil ve askeri kurumların Suriye devleti yönetimine entegre edilmesini öngörüyor. Sınır kapıları, havaalanı ve petrol/gaz sahaları da bu entegrasyonun bir parçası olacak. Anlaşma aynı zamanda ülke genelinde bir ateşkesi ve SDG’nin Esad yanlısı savaşçılarla mücadelede destek vermesini de içeriyor. Kürt halkının Suriye’nin ayrılmaz bir parçası olduğu ve vatandaşlık haklarının anayasal güvence altına alındığı da anlaşmada belirtiliyor. Öte yandan bu anlaşmanın bu unsurlarının tam olarak nasıl bir içerik kazanacağı, örneğin Rojava’daki kurumların yeni devlete nasıl entegre olacağı henüz belirsiz. Daha çok bir “çerçeve” niteliğindeki bu anlaşmanın içinin nasıl dolacağını yerel ve uluslararası dinamikler şekillendirecek.”
Bu anlaşmanın bölgesel ve uluslararası birçok boyutu bulunuyor. ‘Tüm halklar ile görüşülmedi’ gerekçesi ile eleştirilen SDG-Şam anlaşması ile ilgili kaynaklar, Özerk Yönetim’in birkaç gün önce Alevi, Dürzi ve Ermeniler başta olmak üzere tüm gruplarla görüştüğünü söyledi. Alevilere yönelik saldırıların da anlaşmanın ilk şartlarından olduğu söyleniyor. Bununla beraber, SDG Dış İlişkiler Sorumlusu İlham Ahmed, bu anlaşmanın özellikle Alevi halkını korumak amacıyla imzalandığını belirtti. PYD Dış İlişkiler Sözcüsü Salih Müslim de anlaşmanın gerçekten uygulanması halinde yeni bir Suriye’nin şekilleneceğini ifade etti.
Anlaşmanın ABD tarafından desteklendiği yönündeki analizler de güçleniyor. Özellikle ABD’nin SDG heyetini özel olarak anlaşmanın yapılacağı yere taşıması, ABD’nin bu süreçteki aktif rolünü gösteriyor. Öte yandan Salih Müslim “Şara hükümeti ile uzun süredir görüşme halindeydik. ABD ya da başka bir ülkenin yönlendirmesi veya talimatı ile masaya oturmadık. İç yapımıza ve nihai kararlarımıza kimsenin karışmasına izin vermeyiz… Planlarımızı ABD ya da koalisyonun varlığı üzerine yapmıyoruz. Doğrusu Trump yönetimine çok bel bağlamıyoruz. Ancak bu dostlarımızla hiçbir şeyi istişare etmiyoruz demek de değil” diye konuştu. İsrail’in ise bölgedeki gelişmeleri yakından izlediği ve Suriye’deki yeni duruma Dürzilerin kontrolündeki alanlar ve bu topluluğun hakları üzerinden müdahil olmaya devam ettiği gözleniyor.
Suriye’nin yeniden inşası için gerekli olan finansmanın büyük ölçüde Körfez ülkeleri ve Batı tarafından sağlanması bekleniyor. Avrupa Birliği’nin (AB) 17 Mart’ta Brüksel’de düzenleyeceği bağış konferansına Suriye Geçici Cumhurbaşkanı Ahmet eş-Şara’nın da davet edilmesi dikkat çekici. Alevi katliamları iddialarının gölgesinde bu davetin yapılması, Şara Yönetimi’nin SDG ve Dürzilerle kurduğu ilişkiler üzerinden Batı’da meşruiyet kazanma çabası olarak yorumlanabilir.
Öte yandan bu anlaşma çabalarının samimiyeti de önümüzdeki dönemde birçok aşamada test edilecek gibi duruyor. Suriye Cumhurbaşkanı ilan edilen Ahmed eş-Şara, geçici anayasa bildirgesini Şam’daki Halk Sarayı’nda düzenlenen törenle imzaladı. Maddeler arasında “Cumhurbaşkanının dini İslam’dır ve İslam hukuku (fıkıh), yasaların temel kaynağıdır” ifadesi de yer aldı. SDG ile yapılan mutabakatın sonrasında tek taraflı olarak ilan edilen bu metne Kürtler ve Dürzilerden itiraz geldi.
Sonuç olarak, SDG ve HTŞ arasındaki anlaşma ile Türkiye’nin Rojava’ya yönelik olası bir askeri harekatının önünün şimdilik kesildiği değerlendiriliyor. Aynı zamanda Türkiye’de başlayan yeni siyasi sürecin de önünü açan bir girişim olarak görülüyor. Bu durum, YPG/SDG’nin PKK lideri Abdullah Öcalan’ın silah bırakma çağrısına dahil olup olmayacağı yönündeki tartışmaları da şimdilik sonlandırmış görünüyor.
Ukrayna-Rusya Hattındaki Son Durum
26 Şubat-12 Mart 2025 tarihleri arasında Ukrayna-Rusya savaşında da askeri hareketlilik devam ederken, ateşkes arayışları da gündemde yerini korudu. Özellikle Rusya’nın Ukrayna kontrolündeki Kursk bölgesinde önemli kazanımlar elde etmesi dikkat çekti. ABD ve Ukrayna’nın 30 günlük bir ateşkes önerisine Rusya’nın başlangıçta temkinli yaklaşması ve Putin’in ateşkesin Rusya’nın kazanımlarını dikkate alması gerektiğini vurgulaması, müzakerelerin zorlu geçeceğine işaret ediyor.
Rusya, Ukrayna kontrolündeki Kursk Oblastı’nda önemli kazanımlar elde etti. Rus kaynaklarına göre, 12 Mart itibarıyla Rus güçleri Suca’nın merkezine ulaşmış durumda ve Ukrayna güçleri bu bölgeden çekilmiş durumda. Rusya Devlet Başkanı Putin, 14 Mart’a kadar Kursk’ta kalan Ukraynalı askerlerin kuşatıldığını iddia etti. Ukrayna ise bu iddiaları yalanladı ancak bölgedeki birliklerin daha iyi savunma pozisyonlarına geçtiğini bildirdi. Her iki taraf da İHA ve füze saldırılarını yoğunlaştırırken, sivil ve askeri kayıplar yaşanmaya devam ediyor .
ABD ve Ukrayna, istihbarat paylaşımı ve askeri yardımın yeniden başlatılması karşılığında 30 günlük bir ateşkes önerisinde bulundu. Ukrayna bu öneriyi desteklediğini açıklarken, Rusya başlangıçta şüpheci yaklaştı. Putin, ateşkesin Rusya’nın sahadaki kazanımlarını dikkate alması ve uzun vadeli barışa hizmet etmesi gerektiğini vurguladı. ABD’den bir müzakere heyetinin ateşkes görüşmeleri için Moskova’ya gitmekte olduğu bildirildi. Ancak Rusya’nın ateşkes konusundaki şartları ve talepleri, müzakerelerin ne kadar zorlu geçeceğini gösteriyor.
Haftalar süren yoğun müzakerelerin ardından Kiev ve Washington, Ukrayna’nın doğal kaynaklarını ortaklaşa geliştirmek üzere bir anlaşma üzerinde uzlaştı. ABD, ateşkes önerisiyle birlikte Ukrayna’ya istihbarat paylaşımını ve askeri yardımı yeniden başlatma kararı aldı. Fransa da Ukrayna’ya 195 milyon Euro değerinde yeni bir silah paketi açıklarken, İsveç de topçu yeteneklerini güçlendirmek için 3 milyar İsveç kronu değerinde askeri yardım sağladı. Tüm bu gelişmeler, Ukrayna’ya yönelik uluslararası desteğin devam ettiğini gösteriyor.
Trump-Zelenski Gerginliği ve Avrupa’nın Tepkisi
ABD Başkanı Donald Trump’ın 28 Şubat’ta Beyaz Saray’da Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile gerçekleştirdiği görüşme, beklenmedik bir şekilde gergin bir tartışmaya dönüştü. Canlı yayınlanan görüşmede Trump ve ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Zelenski’yi tüm diplomatik teammüllerin dışında sert bir dille eleştirerek, Rusya ile diplomasi konusunda yeterince istekli olmadığını ve ABD’ye karşı minnettarlık göstermediğini ifade ettiler. Zelenski’nin Beyaz Saray’dan adeta “kovulduğu” yönündeki yorumlar medyada geniş yer buldu.
Tartışmalı görüşmenin ardından Zelenski, ayağının tozuyla Avrupa’ya geçerek bir dizi önemli görüşme gerçekleştirdi. İngiltere Başbakanı Keir Starmer ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un öncülüğünde Londra’da bir araya gelen Avrupalı liderler, Ukrayna’ya olan desteklerini yinelediler ve ABD’nin tutumu sonrası ortaya çıkan yeni durumu değerlendirdiler.
ABD Başkanı Donald Trump, daha önce Oval Ofis’te tartıştığı Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’yi, ABD’nin planını kabul etmesi ve ticari anlaşmalar sonrasında yeniden Beyaz Saray’a davet edeceğini söyledi.
Avrupa’nın Askeri Yapılanma Arayışları
Trump’ın Zelenski’ye yönelik sert tutumu ve ABD’nin Ukrayna’ya verdiği desteğin geleceğine dair belirsizlikler, Avrupa’da büyük yankı uyandırdı. Avrupa Birliği ülkeleri artık ABD’nin askeri koruyuculuğuna tam olarak güvenilemeyeceği gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldı. NATO’nun geleceğinin de belirsizleştiği bu ortamda, Avrupa’nın kendi askeri yapılanmasını güçlendirmesi gerektiği yönündeki tartışmalar yoğunlaştı.
Bu yeni güvenlik denkleminde Türkiye de Avrupa’ya önemli mesajlar gönderdi. Dünyanın en büyük askeri güçlerinden biri olan Türkiye, AB üyeliğinin stratejik bir hedef olduğunu yineleyerek, birliğin Türkiye’yi tam üye olarak kabul etmesi gerektiğini vurguladı. Özellikle Ukrayna savaşındaki dengeleyici rolü ve NATO içindeki konumu göz önüne alındığında, Türkiye’nin AB için önemli bir ortak olabileceği ifade edildi. Avrupa’dan da bu çağrılara sıcak yanıtlar geldi. Polonya Başbakanı Donald Tusk, Varşova’nın Türkiye’nin AB perspektifini destekleyeceğini ve bu konuyu Avrupa’daki tüm ortaklarla ciddiyetle ele alacağını söyledi. Askeri gücü ve insan kapasitesini öne süren Türkiye ile AB arasında yeni bir dönemin başlayabilir.