Ekrem İmamoğlu’nun 18 Mart’ta diplomasının iptal edilmesi ve 19 Mart’ta gözaltına alınması, birçok kesim tarafından demokrasiye bir darbe olarak nitelendirildi. Bu iki eylemin de, yıllardır süregelen hukuksuzlukları bir adım öteye taşıyarak, önceki örneklerden “bu kadar da olmaz” denilen seviyede ayrıldığını kabul etmek lazım. Ancak, yine de bugüne gelineceği aşikardı.

Muhalefetin, 2016 sonrasında hâlâ demokratik bir düzende olduğu yanılsaması içinde olması ve bu yanılsamayı sürdürme rolünü üstlenmesi, bugünü oluşturan en önemli etkenlerden biri. Hele ki parlamenter sistem vaadiyle girilen (bu vaat, en azından sistemsel bir sorun tarif ettiği için, bugünkü durumdan bir nebze olsun daha iyiydi) 2023 seçiminden sonra izlenen yol, kırılmaya başlayan yanılsamanın yeniden inşasından başka bir işe yaramadı. Aslında, 6’lı masa deneyiminde yaşanan karşılaşma, muhalefetin pasifist soğurucu işlevi ile yüzleşme ihtimali içeriyordu. Seçim sonrası yaşanan depresif ruh halini, CHP içinden çıkan değişim hareketi iyi kullandı ve bir rüzgar yakaladı. Ancak bugünden bakınca, bu rüzgarın CHP’nin dijital pazarlama imkanlarını keşfetmesi ile ilgisi olduğunu da düşünebiliriz. Her halükarda, bu rüzgar, çaresiz ve umutsuz olan muhalif seçmenin (yerel seçimin son düzlüğündeki doğru hamlelerde algoritmaların payını da ayrıca ele almalıyız) demokratik zafere dair son umudunu kullanarak, aslında bir Pirus zaferi yarattı. Çünkü CHP, zaferin ardından vaatlerinin gereğini yapmak yerine, elde ettiği gücün gereğini yapmaya başladı. Aslında bugün soruşturma konusu olan “kent uzlaşısı”nın, seçimden önce utangaç bir şekilde, saklanarak yapılıyor olması, o gün de eleştiri konusu idi. DEM’in, CHP tarafından, “Eğer ittifak yapacaksak, açık açık yaparız” prensibinde direnmekle, seçimleri AKP’ye hediye etmek arasında sıkıştırıldığı bir süreç olarak da okunabilir. O dönem, iki partinin içinde de bu “utangaç işbirliği” her açıdan tartışma konusu olmuştu. Pragmatizm kazandı ve bu sayede seçimde başarı elde edildi. 

Sonrasındaki süreçte ise bu uzlaşının iki tarafı da erk sahipleriyle kendi gündemlerine dair bağımsız görüşmeler yürütmeye başladılar. Halbuki kent uzlaşısı, kazanılan yaşam alanlarında ortak projelere dönüşebilseydi, bugün daha örgütlü ve ortak bir hareketten bahsedebilirdik.

Gerçekte ne oldu? CHP, yerelde örgütlenme ve halka dokunma perspektifi ile ilerlemek yerine, bu vaatle kazandığı belediyelerde yüksek siyaset yapmaya, iktidar ile pazarlık yapmaya kalktı.

Yumuşama/normalleşme sürecinde kendisine verilen rolün cazibesine mi kapıldı, bilinmez ama Özgür Özel, birçok uyarıya rağmen muhalefetin umudunu yeniden söndürdü. Bununla paralel bir süreçte ise Kürt meselesi ile ilgili bir sürecin yürütüldüğünü öğrendik. Aslında, devlet/iktidar, aynı süreçte “utangaç” haliyle bile zafer kazanan “kent uzlaşısı”nı bölmüş oluyordu. Özellikle süreçlerdeki aktörlerin rollerini Bahçeli’nin tarif etmesine izin verilmesi,  süreçlerin tanımlayacı iradesini de devretmiş oldu. Şu anda ise aktörler, rollerini tanımlanan sınırların ötesine geçerek oynamak istediğinde, Bahçeli aktörlere yarattığı simülasyondaki rollerini hatırlatan müdahalelerini açık açık yapıyor. Tabii ki, Özgür Özel, İmamoğlu ve DEM Parti yönetiminin bu duruma itiraz eden tutumları ve birbirlerine destekleri önemli. Ancak, toplumda ve zihinlerde Kürt meselesi ile ana muhalefet, bir uzlaşının iki aktörü veya bir müttefik değiller. Kürtler, “aman ha, masayı deviren siz olursunuz” tehdidiyle karşı karşıya. CHP ise artık kapatılma ile bile tehdit ediliyor. Her iki taraf da haklı gerekçelerle, sonuna kadar diğerinin davasının arkasında duramıyor. Tutum olarak kınama, destek olma açıklamaları öne çıksa da, davranışa yansıması mümkün olamıyor. Burada iki tarafın neyi ne kadar yaptığı tartışması ise biraz da kısır ama önemli bir tartışma olarak kenarda duruyor. Ancak kent uzlaşısının yapıldığı ilk günlerden itibaren, bu uzlaşının CHP tabanına ne kadar inebilmiş veya içselleştirilmiş olduğu ise, sosyal medyada Kürtlere verilen şovenist tepkilerden açıkça görülebiliyor. 

Bugün yaşanan sıcak gelişmelerde de bu durumun izlerini görebiliriz. Demokrasinin askıya alındığı bir anda, toplumun aklı başında büyük bir kısmı kendince bir tepki veriyor.

Gençler, radikal bir tepki veriyor; kaybedecek bir şeyleri kalmadığını düşünüyorlar. Örgütlü değiller çünkü, yukarıda bahsettiğimiz örneklerde olduğu gibi, kendilerini bir çok vaatle kandıran örgütlü yalanlardan korkmayı, uzak durmayı öğrenmişler. Ellerinde ne yapabileceklerine dair tek bir simülasyon var, o da Gezi. Ama Gezi de sonuca ulaşmamış bir simülasyon. Bu yüzden bugün sokak dışında bir aksiyon önerisi yok. “Özel bizi Taksim’e götür” sloganı, ortaya çıkan tek talep. Uzun vadeli stratejileri dinlemeye de pek niyetleri yok; her cümle, onları pasifize etme çabası olarak algılanıyor. Yönlendirilebilir bir harekete dönüşme ihtimalini az görüyorum. Gezi’de oluşan forum dinamiğinden çok uzaklar; oradan akılda kalan “yaratıcı” ve “dinamik” sokak eylemliliğinin cazibesine bir öykünme var. Gezinin forumlara evrilebilmesinin arkasında en önemli dinamik, toplanan kitlenin bir çok konuda analiz ve önerisi olması idi. Bugün ise sadece umutsuz bir isyan havası var. CHP örgütlerinin içinden bile bu yönde izlenimler alınıyor. Gezi soruşturmasının tekrar açılmasının amacının bu olduğu bile düşünülebilir. Yani ya iktidar da o yanılsamanın zihninde yarattığı büyük korku ile o günle tekrar tekrar hesaplaşarak bugünü dizayn etmeye çalışıyor, ya da muhalefeti yeni bir Gezi umudu ile uyutuyor. İktidarın, forumlardan çıkabilecek örgütlü bir direnişten çok korktuğu için, bugünkü hareketin iki ihtimalini de simüle ediyor. Her halükarda herkes rolünü oynuyor. 

Beyaz yakalılar, bir yandan işlerini kaybetme korkusu, bir yandan da artık bir şey yapma zorunluluğu hissi arasında, tam olarak iki arada bir derede bir ruh halindeler. Yönlendirilebilirler, ama ikna edilmeleri lazım. Ne yapılacağı, gerçekçi hedeflerin ne olduğu konusunda bir yol haritası talep ediyorlar.

Sessiz çoğunluk, AKP tabanında da, CHP tabanında da, DEM tabanında da hâlâ izlemeye devam ediyor. Geziden farklı olarak, sokakta yürüyenlere karşı esnaf tepkisi görmediğimizi not etmek lazım. Bu, AKP tabanında sürecin karşıt olarak izlenmediğine dair bir veri sağlıyor. Bu yönde iletişim yapsalar da, en azından şimdilik organik bir “hain bunlar” tepkisi oluşmuş değil. Hatta biraz ileri gidildi düşüncesi de seziliyor olabilir. CHP tabanında ise ikili bir durum var; çoğunluk hukuksuzluğun karşısında olsa da, parti içi çekişmeler hala güncelliğini koruyor. Dış tehdite karşı bir arada gibi görünseler de, safların çok da sıkı olduğu söylenemez. 45 yaş üstünde ise, özellikle 2023 seçimi sonrası ciddi bir umutsuzluk ve yılgınlık hakim. Şu anda bir kesimi sokakta olsa da, kalanların içi gitse de kendini ikna edemiyor ve sokağa çıkmakta zorlanıyor. DEM tabanında da sürece dair devletin/iktidarın aksiyon almamasına dayanan, Suriye’deki belirsizliğin sürmesi ile perçinlenen kafa karışıklığı, sürecin başarıya ulaşma ihtimalinin tarif edilemez cazibesi, “temkin”i mecbur kılıyor. Aslında birçok farklı değerlendirme olsa da, yüksek sesle dillendirilmiyor; CHP üzerinde tepinilmesi ile “süreç”, ilginç bir şekilde birbiriyle kesişmiyor.

Milliyetçi kesim, en uçta da Zafer Partisi, söylem bazında da olsa işin içinde DEM Parti, Kürtler veya Kent Uzlaşısı geçtiği anda arazi oluyor.

Peki, taban bu durumda iken CHP süreci nasıl yönetiyor, ne yapıyor? Şu anki süreç, biraz anlık aksiyon almayı gerektiriyor. Biraz da akıntıyla sürüklenirken kıyıda nereye kanca atalım diye bakılıyor. Soruşturmalara sebep olan şikayetleri yapan ve AKP cenahından uzlaşıcı çözüm olarak sızdırılan olağanüstü genel kurul formülünün “akılcı” çözüm olarak ortaya sunulması, tam anlamıyla ikna edici olmuyor haliyle. Bu konuda CHP’yi sert eleştirmek haksızlık olabilir; son yapılan saldırı gerçekten akıl alacak gibi değil. Ancak kitlelerin algısını belirleyen belirsizlik durumu tam olarak budur. Belirsizlik, istikrar karşısında her zaman dezavantajlı olacaktır. Bu nedenle acilen net bir duruş alabilmek önemli.

Kısa vadede sokak eylemliliği, güç gösterisi olarak değerli. Ancak siyasi yönlendirmeye açık olmayan, aksine provoke olmaya açık gençleri uzun süre, tatmin edici olan sonuçlara ulaşmayan şekilde sokakta tutmak, (iktidarın belki de istediği şekilde) bir sokak çatışması ihtimalini barındırıyor. Gezide Erdoğan, “%50’yi evde zor tutuyoruz” derken reel bir halk kitlesinden bahsediyordu. Bugün ise sokağa indirirse polis/asker veya kontrgerilla tarzı bir ekibin inme ihtimali daha yüksek. Bu yüzden bir an önce net ve elde edilebilir talepleri olan bir yol haritası çizilmesi şart. Eğer bu harita sokağı içerecekse, orada da örgütlü bir eylem komitesinin sahayı yönettiği bir organizasyon kurulmalı. Bunu çok olası görmüyorum, bu yüzden enerjiyi soğurmadan, mantıklı ve ikna edici bir şekilde sokak eylemliliğinin başka bir şekle yönlendirilmesi düşünülebilir.

Orta vadede, özellikle iktidar/devletin son hamlesini de öngörerek, demokrasi ve barış mücadelesinin tabana yayılmasını sağlayacak gerçek bir kent uzlaşısının başlaması gerekiyor. Cesurca, yerel yönetimlerin halkı bir araya getirdiği, ortak fikir, kültür ve sanat üretimini teşvik eden girişimler hayata geçirilmelidir. Yüksek siyasette sürecin devamı, kurultay, seçim vb. konular partilerce veya heyetlerce yerine getirilir; bu süreçlerde hatalar da yapılacaktır. Ancak gerçek bir kent uzlaşısı, vazgeçilmemesi gereken tek adım olmalıdır. Bunun dışındaki herhangi bir anlaşma, demokrasi yanılsamasının yeni bir sürümü olacaktır. Yeni sürümdeki yeni muhalefetin güncellenmiş hali olmak yerine, mahallemizdeki komşularımızla gerçekliğimizi yaşamalıyız. Bunu sağlaması için partilerden talepkar olmalı, aksi durumda kendi örgütlenmemizi hayata geçirmeliyiz. Ancak bunu teşvik eden bir direniş, gerçek bir sonuca ulaşabilir.