İstanbul Üniversitesi Yönetim Kurulu, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasını iptal ederek üniversite kavramının dayandığı tüm ilkeleri yok hükmünde ilan etti ve üniversiteler tarihine adını büyük bir skandalla yazdırdı. Her şeyden önce Üniversite Yönetim Kurulu’nun akademik değil, idari bir kurul olduğu ve akademik konularda yetki sahibi olmadığını belirtelim. Ayrıca “kazanılmış hakların korunması” gibi çok temel bir idari hukuk ilkesi de ayaklar altına alınmıştır. İmamoğlu’nun yatay geçiş başvurusunun kabul edilmesinde usulsüzlük yapıldığı iddiasıyla açılmış bir soruşturmada savcılığın iddiasına kanıt sağlamak üzere üniversite üzerinde baskı oluşturulmuş, Fakülte Yönetim Kurulu bu baskıya direnerek iptal kararı almamış, rektörlüğün baskısı sonucu İşletme Fakültesi Dekanı istifa etmiş, karar Fakülte Yönetim Kurulu’ndan olmayınca Üniversite Yönetim Kurulu’ndan çıkartılmıştır.
Zaten tamamı Cumhurbaşkanı tarafından atanmış rektörler tarafından seçilmiş ve YÖK tarafından atanmış dekanlardan oluşan üniversite yönetim kurullarının artık tek adam rejiminin üniversitelerdeki eyleyicileri haline geldiği aşikâr. 15 Haziran sonrası KHK’lar vasıtasıyla, birkaç üniversite dışında tüm üniversitelerdeki neredeyse tüm muhalif öğretim üyeleri temizlenmiş, geriye kalanlar da büyük ölçüde sindirilmiştir. Muhalif öğrenciler, gözetleme sistemleri, disiplin cezaları, tutuklamalar yoluyla sindirilmiş, tüm öğrenciler ekonomik zorluklar ve gelecek kaygısı ile büyük bir umutsuzluğa sürüklenmiştir.
AKP iktidarında temsil edilen Türk-İslam faşizminin üniversiteleri idari olarak tam kontrolüne alması 20 yıl kadar sürdü. Hala da Boğaziçi Üniversitesi direnişinin ve üniversite öğrencilerinin eylemliliğinin gösterdiği üzere, tüm dinci-şoven-milliyetçi eğitim sistemine, tarikatlar eliyle eğitime ve gençliğe yeni bir biçim verme çabalarına rağmen gençlik üzerinde de tam bir hegemonya kurabilmiş değiller. Özellikle geleceği çalınan gençliğin büyük umut bağladığı İmamoğlu’nun gözaltına alınmasından sonra üniversiteli öğrenciler arasında başlayan hareketlilik de bu “tam hegemonya kuramama” durumunun bir göstergesi.
Erdoğan’ın yoldaşı Trump ise daha kestirme ve hızlı bir yol seçmiş görünüyor. Trump yönetimi Amerikan yükseköğrenim kurumları üzerinde eşi benzeri görülmemiş bir baskı kampanyası uygulamaya başladı. Bu kampanya, ABD hükümetinin Columbia Üniversitesi’ne 400 milyon dolarlık federal sözleşme ve hibeleri iptal etmesiyle bu ayın başlarında tırmandı. Trump yönetimi, Columbia’nın Filistin yanlısı eylemlere karışan öğrencilere daha agresif bir şekilde disiplin cezası uygulamayı, okulun kabul politikalarında “kapsamlı” bir reform yapmayı ve okulun alan çalışmaları bölümlerinden birine kayyum atanmasını kabul etmesi durumunda federal fonları dondurmayı yeniden değerlendireceklerini söyledi. Trump yönetimi ayrıca antisemitizm iddiasıyla on büyük üniversiteyi kapsayan bir görev gücü kurulduğunu duyurdu; 60 okula Yahudi öğrencilere karşı ayrımcılık yaptıkları gerekçesiyle soruşturma altında oldukları uyarısında bulunan bir mektup gönderdi. Filistin yanlısı protestolara öncülük eden eski bir Columbia öğrencisi olan Mahmud Halil’i, ABD Dışişleri Bakanlığı’na, ABD’de bulunmaları “Amerika Birleşik Devletleri için potansiyel olarak ciddi olumsuz dış politika sonuçları” doğuran yabancı uyrukluları sınır dışı etme yetkisi veren belirsiz bir hüküm uyarınca tutukladı. Pensilvanya Üniversitesi’nin transseksüel kadınların kadın sporlarında yarışmasına izin veren politikaları nedeniyle üniversiteye sağlanan 175 milyon dolarlık federal fonun dondurulduğu duyuruldu.
Amerikan akademi dünyasında pek çok profesör, lisansüstü öğrencisi ve araştırmacı siyasi görüşleri nedeniyle veya yalnızca Trump yönetiminin radarına giren bir kurumda çalıştıkları için işlerini veya araştırma fonlarını kaybedeceklerinden korkuyor.
Batı’da aşırı sağın ve Türkiye’de Türk-İslam faşizminin üniversitelerden bu kadar nefret etmesinin sebeplerine gelelim. Sağ, üniversiteleri hep bir nifak yuvası olarak görüyor. Üniversiteler, cinsel yönelimlere karşı açıklığın, sağın tabiri ile “woke kültürünün” türediği mekanlar. 2021’de JD Vance “üniversiteler düşmandır” demişti. Boğaziçi Üniversitesi’nde verilen bir iftarın fotoğrafını X’te paylaşan bir sağcı, “Bir zamanların ılık LGBT üssü olan Boğaziçi üniversitesinden son manzaralar… İnlerine girdik inlerine!” diye yazmış.
Üniversiteler aynı zamanda devletlerin emperyalist politikalarına karşı da muhalefetin odağı. 7 Ekim 2023’te Hamas saldırısını bahane eden İsrail’in başlattığı soykırıma karşı Filistin ile dayanışma gösterilerinin merkezi haline gelen üniversitelere karşı Siyonistler ve Amerikan sağının başlattığı saldırıyı da bu çerçevede değerlendirmek lazım. Amerikan emperyalizmine karşı üniversite gençliğinin muhalefeti ve onun üzerinde devletin siyasi baskısı bir Amerikan klasiğidir, ancak bugün farklı olan şey artık Trump yönetiminin üniversite yönetimlerini tehdit etme, kendi ajandalarına çekme ve ajanlaştırma baskısı ve bunun gerçekleşmediği durumlarda tüm elit üniversiteleri yok etme isteğidir. Nitekim, benzer bir şekilde AKP iktidarı da zapturapt altına alamadığı Boğaziçi Üniversitesi’ni yok etme isteği ile başına kindar ve kifayetsiz bir kayyum rektör atayarak üniversitenin eğitim-araştırma altyapısını çökertmiş, pek çok bina aynı anda yıkıp yeniden yapma ya da güçlendirme bahanesi ile yıkılmış ya da kapatılmış, üniversite bilinçli bir şekilde şantiye alanına dönüştürülmüş, araştırma fonları kısılmış, araştırma merkezleri ve kütüphaneler kapatılmış, akademisyenlerin bilimsel konferanslara ve akademik etkinliklere katılımı engellenmiştir.
AKP iktidarı için üniversitelerin zapturapt altına alınması ihtiyacı yalnızca üniversite kaynaklı radikalizmin önüne geçilmesi ihtiyacından kaynaklanmıyor. Aynı zamanda akademinin Türk-İslam faşizminin emperyalist muhayyilesine uygun bir rotaya girmesini de arzu ediliyor. Üniversitelere biçilen yol iki şekilde tezahür ediyor: Teknoloji ile uğraşan bölümler ve akademisyenler, “yerli ve milli” askeri-teknolojik kompleksin hizmetinde araştırmalar yapmaları yönünde “teşvik” ediliyor. Drone teknolojileri, zırh malzemeleri, radarlar, uzaktan kontrol teknolojileri, radar dalgalarına karşı görünmezlik sağlayan kaplamalar, görüntü işleme teknolojileri, yapay zekâ ve büyük veri, siber güvenlik teknolojileri özellikle teşvik edilen popüler araştırma alanları haline geldi. Türk-İslam faşizminin tekno-militarist, yayılmacı emellerine çok da itiraz geliştiremeyen hatta belli ölçüde entegre olan ODTÜ, İTÜ gibi köklü üniversitelere “becerikli” rektörler atanıp bu üniversiteler araştırma fonları, projeler ve teknoparklarla ödüllendiriliyor. Ayrıca “Teknofest” yarışmaları ile üniversite öğrencilerinin de bu alanlara ilgisini çekmek amaçlanıyor. Pek çok yeni mezun mühendis de günümüzün ekonomik resesyon şartlarında ancak savunma sanayii şirketlerinde iş bulabiliyor.
Benzer bir şekilde sosyal bilimler ve insan bilimleri bölümlerinde desteklenen faaliyetler de üniversitelerin yüzünü Türk-İslam dünyasına dönmesini teşvik etmiştir. Türk-İslam faşizminin ulaşabildiği en uç örnek Türkiye’nin desteklediği çeteler ile işgal altında tuttuğu Suriye kentleri Afrin’de Eğitim Fakültesi ve El Bab’da İktisadi ve İdari İlimler Fakültesi, Azez’de İslami İlimler fakültesi açmasıdır. Bunun dışında pek çok üniversite Türk-İslam dünyasındaki üniversiteler ile işbirliği yapmakta, ortak programlar açmaktadır. Yüzü her zaman Batı’ya dönük olan Boğaziçi Üniversitesi’nin Avrupa Üniversiteler Birliği’nden ayrılması da sembolik önemdedir.
Ancak Türk-İslam faşizminin ve yayılmacılığının gençlere, özellikle de üniversite öğrencilerine önerebileceği parlak bir gelecek yoktur. İşgalci ve yayılmacı bir rejim, ancak başka ülkelerden ya da kendi coğrafyasında talan ettiği doğadan elde ettiği ganimetleri dağıttığı kesimlerden rıza devşirebilmektedir. Bu ganimetlerin de artık sınırlarına gelinmiştir. Yüksek katma değer üretemeyen ve nitelikli istihdam yaratamayan, büyük ölçüde doğa yağmasına, inşaata ve ranta dayalı ekonomik sistem tıkanmıştır. İşsizlik oranı TÜİK’in Ocak 2025 verilerine göre %8.7’dir. Bu oran 15-24 yaş arası gençlerde %16.3’dür. Zamana bağlı eksik istihdam edilenleri (kısa zamanlı çalışanları, mevsimlik çalışanları), standart işsizleri ve potansiyel işgücünü (halen çalışmayıp iş bulursa çalışmak isteyenleri) dahil ettiğimizde geniş tanımlı işsizlik oranı %26.5’tir. Diplomalı işsizlik ayyuka çıkmıştır, her üç işsizden birinin yüksekokul mezunu olduğu tahmin edilmektedir. Diploması olup da asgari ücrete yakın, mesleği ile ilgisiz işlerde çalışan çok sayıda genç vardır. Daralan ekonomi koşullarında bu tablonun daha da ağırlaşacağı öngörülebilmektedir.
İşte İmamoğlu’nun önce diplomasının geçersiz sayılması sonra da gözaltına alınmasına gösterilen tepkide, “sosyal medya bağımlısı, bireyci, umursamaz” olduğu iddia edilen ve “Z kuşağı” olarak biraz da alay edilen genç üniversitelilerin bu kadar görünür olmasının ardında böyle bir tablo yatıyor. Arkadaşlarından gidebilenlerin yurtdışına gittiğini, ama orada da işlerin pek iyi gitmediğini, ABD’de, Avrupa’da göçmen karşıtı aşırı sağın yükseldiğini, dünya ekonomisinin giderek resesyona girdiğini ve bu resesyondan çıkmak için savaş makinesinin gacırdamaya başladığını görüyorlar. Kendi ülkelerinde hiçbir güvencelerinin olmadığını, o kadar emek vererek kazandıkları diplomalarının güvenli bir gelecek kurmakta işe yaramayacağı gibi bir gün keyfi bir kararla ellerinden bile alınabileceğini görüyorlar. Çalışarak bir konuma gelmenin mümkün olmadığı, liyakatin tümüyle çöpe atıldığı bir devlet düzenine tanık oluyorlar. Yolsuzluk, kayırma ve yağma üzerine kurulu bir sistemde geleceklerinin ellerinden alındığını görüyorlar. Seçim yoluyla iktidarı değiştirebilme umutlarının ellerinden alınmasına isyan ediyorlar. “Kurtuluş sandıkta değil sokakta” sloganı bu nedenle çok anlamlı.
ABD’de de gençlerin benzer duygular içinde olduğunu söyleyebiliriz. Keyfi idari kararlarla üniversitelerinin fonları kesiliyor, araştırma projelerinde çalışan yüksek lisans öğrencileri işsiz kalıyor, göçmen arkadaşlarının sınır dışı edildiğine tanık oluyorlar, göçmen ailelerin çocukları ABD’de doğdukları için doğumdan gelen vatandaşlık haklarının ellerinden alınabileceği ile tehdit ediliyor. Cinsel yönelim, ırk, sınıf farklarının artık kariyer basamaklarını çıkmak için ciddi bir engel teşkil ettiğini, liyakatin değil oligarşiye yakınlığın ilerlemek için şart olduğunu görüyorlar. Elon Musk’ın Twitter’ı alıp X’e çevirirken yaptığını, şimdi federal hükümette uygulamaya koyarak pek çok idari personelin işine son verdiğini, yıllarca emekle oluşturulmuş kariyerlerin bir imza ile son bulduğunu görüyorlar.
Ancak daha da önemlisi nitelikli işlerin giderek daha fazla miktarda Yapay Zekânın tehdidi altında olduğunu, bu durumun nitelikli işlerin ücretlerinde önemli bir düşüşe yol alabileceğini görüyorlar. Büyük teknoloji şirketlerinde çalışan az sayıda uzman dışında yazılım ve algoritma geliştirme, veri tabanı uzmanlığı vs. gibi işler bile sıradanlaşmış durumda ve bu gibi işlerin ücretlerinde ciddi düşüşler olduğu görülüyor. Varoufakis’in Teknofeodalizm kitabında vurguladığı gibi Amazon, Google, Meta gibi ABD ekonomisine hâkim olmaya başlayan büyük teknoloji şirketlerinin nitelikli istihdam yaratma oranı çok düşük, bu şirketlerin üretim tesisleri yok, büyük ölçüde bulut altyapısının sağladığı rant üzerinden büyüyorlar. Teknoloji sektörü, Varoufakis’in “bulut köleleri” olarak adlandırdığı kötü çalışma koşulları, makine öğrenimi modelleri için veri etiketlemeyi içeren ‘hayalet çalışma’ biçimleri, genellikle düşük ücretler, iş güvencesinin olmaması ve bu işler dünyanın dört bir yanındaki düşük ücretli yüklenicilere dış kaynak olarak verildiği için kötü çalışma koşulları ile karakterize ediliyor. Amazon gibi şirketlerde, depo çalışanları sıklıkla sıkı üretkenlik kotaları, sınırlı molalar ve yetersiz güvenlik önlemleri gibi zorlu çalışma koşullarına katlanmak zorunda kalıyor. Gig ekonomisindeki çalışanlara sıklıkla hem tazminatlarını hem de iş bulabilirliklerini belirleyen belirsiz algoritmalara göre ödeme yapılıyor, bu da gelirlerini tahmin etmelerini zorlaştırıyor ve iş güvencesini yok ediyor ve finansal istikrarlarını sarsıyor. Yazılım geliştiriciler bile aşırı performans kriterleri ve giderek daha sistematik hale gelen işten çıkarılma baskısı altında eziliyor.
Tekno-oligarkların Trump yönetimi ile birlikte siyasi güç de kazanmaları, bu sömürü düzenini devam ettirmek ve ekonomik güçlerini daha da arttırmak için onlara büyük bir kaldıraç sağlıyor. Kendi şirketlerindeki sömürü düzenini şimdi federal hükümete, oradan da tüm diğer sektörlere yayma eğilimindeler.
Aşırı sağın ve otoriter popülizmin tüm dünyada yükselmesi, en çok eğitimli orta sınıfların konumunu sarsacağa benziyor. Bu durum da tabii ki, makul bir hayat kurmak ve ilerleyen bir kariyer sahibi olmak hayalini kuran üniversite gençliğini derinden etkiliyor. Yükselen aşırı sağdan korunmak için üniversite kampüslerini “güvenli alan” olarak görüyorlardı ve buralar gerçekten de bir süre için bir sığınak sağladı, ancak hem ABD’de hem de Türkiye’de gördüğümüz üzere buralar artık kayyumlar marifetiyle sürekli gözetim altında tutulan, öğrenciler üzerindeki baskının sürekli hale geldiği mekanlar haline geldi, ya da gelecek.
Bu durum kampüslerin bir alan örgütlenmesi için önemini bir kez daha gözler önüne seriyor. Üniversite gençliğinin “sokak siyasetine” katılması ancak kendi sokağında kök salan bir örgütlenme ile mümkün. Kök salmak, geçici olması muhtemel alevlenmelerin ötesinde kalıcı ve kapsayıcı olan, olağan kulüp ya da topluluk faaliyetlerini aşan ve hatta onları baskı koşullarında mümkün kılan bir birliktelikle mümkün. Aynı şey işleri ve gelecekleri tehdit altında olan akademisyenler için de geçerli. Boğaziçi Üniversitesi direnişinin bu kadar uzun soluklu olması ve tüm eksiklerine rağmen dört seneyi aşkın bir süredir devam edebiliyor olması her hafta düzenli toplanan ve her gün rektörlük önünde nöbet tutan öğretim üyelerinin dirayeti sayesinde gerçekleşti. Her halükârda aşırı sağın baskısı arttıkça hem Türkiye’de hem ABD’de yeni direniş olanakları keşfedilecek ve geliştirilecektir.